
Birden fazla kişiliğe sahip, sadece gezip görmekle yetinmeyip gerçekten yaşamak isteyeceğiniz bir şehirdeyiz. Çalışan bir federal şehir, uluslararası bir metropol, ülkenin tarihi ile eserlerinin eşsiz bir hazinesi ve komşu küçük kasaba atmosferini koruyan kozmopolit bir merkez… Washington’da geçirdiğim daha ilk birkaç günün ardından, Amerika Birleşik Devletleri’nin başkenti olarak oynadığı rolün, genellikle canlı yerel tarihinin yanı sıra karmaşık siyasi, ekonomik ve sosyal meselelerini de gölgede bıraktığını anladım.
Washington’un vizyon sahibi planlayıcısı Pierre Charles L’Enfant, Amerikan Devrimi’nde savaşmış bir Fransız ordu mühendisi. Başkenti planlarken L’Enfant’ın hayal gücünü, başlıca iki faktör güçlü bir şekilde etkilemiş; 18. Yüzyıl Barok Peyzaj mimarisi ve Paris şehri ile Versailles manzarasına olan aşinalığı. National Mall’ün (Ulusal Park) Doğu ucundaki yüksek sırtın üzerine yerleştirdiği United States Capitol (ABD Kongre Binası) ve Batı ucunda Lincoln Memorial (Lincoln Anıtı) arasında uzanan alan, müzeler ve devlet daireleri ile çevrili. Haritada uzun ve yeşil bir dikdörtgen olarak görünen bu alana, kuzeye doğru tam dik açıyla eklenen daha kısa bir dikdörtgenin bitiminde, ABD başkanlarının konutu ikonik White House (Beyaz Saray) yer alıyor.



Genelde Wahington’a ilk gelenlerin yaptığı gibi, eşim ve kızımla beraber, biz de şehri keşfetmek için ilk günümüzü National Mall’e ayırdık. Başlangıç noktamız, Supreme Court of the United States (ABD Yüce Mahkemesi), Library of Congress (Kongre Kütüphanesi) ve United States Capitol’ün bulunduğu, dikdörtgenin doğu ucuydu. United States Capitol, Amerikan halkı ile hükümetinin bir sembolü ve ulusun yasama meclisinin toplanma yeri. Biri Senato, diğeri Temsilciler Meclisi olmak üzere iki büyük mermer kanadı olan ihtişamlı binanın, Rönesans tarzı dökme demir kubbesi sonradan ilave edilmiş. Kasım 1800’de Kongre, tamamlanan ilk kısım olan kuzey kanadında toplanmış. Çalışan bir ofis binası olmasının yanı sıra, her yıl milyonlarca kişi tarafından ziyaret edilen turistik bir yer ve önemli bir Amerikan sanatı koleksiyonuna da ev sahipliği yapıyor. Ziyaretçi merkezi, Capitol’ün iki yüzyılı aşkın tarihindeki en büyük proje ve Capitol’ün kendisinin yaklaşık dörtte üçü büyüklüğünde. Binanın havuza bakan batı tarafındaki alanda, Noel zamanı, çok büyük bir Noel Ağacı süsleniyor. Yüce Mahkeme ve Kongre Kütüphanesi, yan yana, ana girişleri Kongre Binası ile yüz yüze olacak şekilde konumlanmışlar. Yüce Mahkeme binasının ana girişi üzerinde yazan “Equal Justice Under Law” (Kanun Uyarınca Eşit Adalet) cümlesi, Yüce Mahkeme’nin nihai sorumluluğunu ifade ediyor. Mahkeme, Anayasa ya da Amerika Birleşik Devletleri yasalarından kaynaklanan tüm davalar ve ihtilaflar için ülkedeki en yüksek mahkeme. Kongre Kütüphanesi ise koleksiyonlarındaki milyonlarca kitap, kayıt, fotoğraf, gazete, harita ve el yazması ile dünyanın en büyük kütüphanesi. Kütüphane aynı zamanda, ABD Kongresi’nin ana araştırma kolu ve ABD Telif Hakkı Bürosu’nun evi. Kütüphanenin önündeki Court of Fountain ya da Neptune Fauntain (Neptün Çeşmesi), New York’lu Heykeltraş Roland Hinton Perry tarafından, sadece 27 yaşındayken tamamlanmış. Gösterişli çeşmenin bronz heykelleri içinde, arka ayakları balık kuyruğu şeklinde, suda şaha kalkmış ihtişamlı at figürleri ve açık ağzıyla saldırıya hazır bir ifadeye sahip keskin bakışlı yılandan gözümü alamadım.


Dikdörtgenin doğu ucundaki bu muhteşem üç tarihi binayı arkamızda bırakarak, ortadaki kocaman havuz Capitol Reflecting Pool’u geçip, uzun kenarlar boyunca batıya doğru yürüdüğümüzde, sağımızda National Gallery of Art (Ulusal Sanat Galerisi), solumuzda ise Smithsonian National Air and Space Museum (Ulusal Hava ve Uzay Müzesi) yer alıyor. Washington’da “Smithsonian” ismini pek çok yerde görürsünüz. Bunun sebebi, aristokrat köklere sahip İngiliz bir bilim insanı olan James Smithson’un, büyük miktardaki mirasını, mirasçısı konumundaki yeğeni vasıtasıyla, Washington’da Smithsonian Enstitüsü adı altında bir kuruluş için Amerika Birleşik Devletleri’ne bağışlamasından kaynaklanıyor. Smithsonian Enstitüsü, müzeler, araştırma merkezleri ve ulusal hayvanat bahçesiyle çok büyük bir kültür kompleksi. Komplekse ait tüm müzeler ücretsiz fakat bazıları için yoğunluk sebebiyle rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Amerika ve Avrupa’dan sanat eserlerini barındıran Ulusal Sanat Galerisi’nde, Rembrandt, Renoir, Van Gogh, Gauguin, Degas, Monet, Pissarro, Manet, Cézanne, Toulouse-Lautrec gibi ressamlara ait ikonik eserleri görebilirsiniz. Müzenin hem doğu hem de batı kanadını gezmek için bir günden fazlasına ihtiyaç var. Karşısındaki Ulusal Hava ve Uzay Müzesi ise araç sergileri ve etkinliklerle, havacılık ve uzay araştırmaları tarihini gözler önüne seriyor. National Mall boyunca batıya doğru ilerlediğinizde sağınızda sırasıyla Smithsonian National Museum of Natural History (Doğa Tarihi Müzesi), Smithsonian National Museum of American History (Amerikan Tarihi Müzesi) ve National Museum of African American History and Culture (Afro Amerikan Tarihi ve Kültürü müzesi) yer alıyor. Buraya kadar geldiğimizde dikdörtgenin büyük kısmını tamamlamış oluyoruz. Tam burada, Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk Devlet Başkanı George Washington’ın anısına yaptırılan Washington Anıtı tüm heybetiyle karşımızda dikiliyor. Anıtın etrafını, her bir eyaleti simgeleyen bayraklar çevreliyor. Bu noktadan dik olarak kuzeye doğru ilerleyince, The Ellipse adındaki, kutlama ve protestoların düzenlendiği açık çimenlik alan ve bitiminde ABD Başkanı’nın, filmlere bol bol konu olan, simgeleşmiş tarihi konutu The White House (Beyaz Saray) görünüyor. Ellips’de, Noel zamanları aydınlatılan büyük bir çam ağacı ve etrafında, eyaletleri temsil eden süslenmiş küçük çam ağaçları bulunuyor.


Biz National Mall’ün bu kısmında öğlen saatlerinde bulunacağımızı öngördüğümüz için yakınlarda bir öğlen yemeği molası verip dinlenmeyi planlamıştık. Önceden harita üzerinde yaptığım araştırmada, yakınlarda Sbarro pizza restoranı ve The Hamilton Restoran olduğunu görmüştüm. Rezevasyon yaptırdığımız The Hamilton, yemekleriyle olduğu kadar, ahşap lambri kaplı, yüksek tavanlı, klasik halılar döşeli, oturaklı dekorasyonu ile de şehrin isim yapmış restoranlarından. Uzun bir yemek faslından sonra National Mall’deki turumuzu tamamlamak üzere kaldığımız noktaya geri döndük. Burada turun ikinci yarısına, özellikle görmeyi çok istediğim The Lockkeeper’s House (Kapıcının Evi) ile başladık. Mall’de bulunan ihtişamlı yapılar, anıtlar ve heykellerle tezat bir mütevaziliğe sahip bu sevimli küçük taş ev, araştırmalarım sırasında çok ilgimi çekmişti. Şu anda Constitution Avenue’nun bulunduğu hatta, 1832 ve 1870 tarihleri arasında, Chesapeake ve Ohio (C&O) kanalı akıyormuş. 1835’de kanalın sonundaki kilidi açıp kapatmak ve geçiş ücretlerini toplamaktan sorumlu kişi için bu ev inşa edilmiş. Kanalın ölümüyle terk edilen ve uzun süre harap bir halde kalan ev, Mall’ün en eski binası. Daha sonra şimdiki yerine taşınarak, dışı eski modifikasyonlarına geri döndürülmüş ve orjinal görünümüne kavuşturulmuş. 2018’de tekrar açılan The Lockkeeper’s House, artık ziyaretçi bilgi istasyonu olarak kullanılıyor.



Buradan Washington Anıtı hizasında batıya doğru gittiğimizde, önce karşımıza World War II Memorial ( II. Dünya Savaşı Anıtı) çıkıyor. Sonrasında zaten Lincoln Memorial’a (Lincoln Anıtı) kadar uzanan, şehirde çekilmiş filmlerde de sıkça gördüğümüz, upuzun Lincoln Memorial Reflecting Pool (Gölet) uzanıyor. Gölet boyunca, gün batımı saatlerine denk gelen yürüyüşümüz esnasında, çevreleyen ağaçların ve uzakta Lincoln Anıtı’nın suya yansımasıyla oluşan simetri, muhteşem bir görsel oluşturuyordu. Burada çok güzel fotoğraflar çektikten sonra bugünkü son durağımız olan Lincoln Anıtı’na varıyoruz. Anıtın mimarı Henry Bacon, eserini oluştururken Atina’daki Parthenon’dan modeller. Bacon, demokrasiyi savunan bir adama adanan bir anıtın, demokrasinin doğduğu yeri yansıtması gerektiğini düşünür. Anıtın içinde, Abraham Lincoln’ün düşünceli bir ifadeyle oturan, beyaz mermerden devasa bir heykeli yer alıyor. Anıtın merdivenlerinden inerken, gün batımının kızıl ve sönük son aydınlığında, uzakta dikilmekte olan Washington Anıtı’na bakarak günü sonlandırıyoruz.



Washington’da erken bir tarihte binalar için getirilen yükseklik kısıtlamaları, ülkenin diğer şehirlerindeki gibi gökdelenlerin dikilmesini engelliyor. Böylece geniş caddeleri, parkları, güçlü odak noktalarıyla, son derece düzenli, ferah ve bozulmamış doğal güzelliklere sahip bir şehir. Bu yüzden, bir yerden bir yere yürüyerek gitmeyi hedeflediğinizde, şehrin içinde yürürken, kendinizi birden bir akarsunun geçtiği orman yolunda bulabilirsiniz. Washington Katedrali’nden çıkıp, önce Woodly Park’a, oradan da Georgetown’a yürüyerek giderken, biz de kendimizi Rock Creek Nehri boyunca sık ağaçlarla çevrili bir orman patikasında buluyoruz. El değmemiş tabiatıyla görülmeye değer Dumbarton Oaks Park içinden geçen bu yolda, yürüyüş yapan, koşan, bisiklete binen ya da köpekleriyle yürüyen kişilere rastlıyoruz. Nehri karşıya geçtiğimiz tahta köprü, bize adeta bir tabloda yer almışız hissini veren pitoresk bir görüntüye sahip. Rock Creek Nehri üzerinden geçen ve Georgetown ile Dupont Circle’ı birbirine bağlayan Dumbarton Bridge (Dumbarton Köprüsü) ise her iki yanında yer alan bronz bufalo heykelleriyle çok ihtişamlı görünüyor. Şehrin en canlı, en kozmopolit mahallelerinden biri olan ve bir kısmı tarihi bölge olarak belirlenen Dupont Circle, beş caddenin kesiştiği noktadaki Dupont Circle Park’ı çevreliyor. Dumbarton Köprüsü’nün Dupont Circle tarafında, Sheridan Circle Park’a doğru gidince, solda Atatürk heykelini görmek çok gurur verici.



Dünyanın altıncı en büyük katedrali olan Washington Katedrali, ülkede ulusal bir değere sahip. Yapımı seksen üç yılı bulan gotik katedral, mimari bir şaheser olarak değerlendiriliyor. Nadir bir 2011 depremiyle hasar gören katedrali, halktan da gelen yardımlarla, blok blok eski ihtişamına geri döndürmeye çalışıyorlar. “Kibar Semt” olarak tanımlanan Woodly Park, 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başında, Washingtonlıların yaz sıcağından kaçtığı birkaç şehir merkezinden biriymiş. Tarihi mimarisiyle evlerin oldukça pahalı olduğu semtte, canlı Connecticut Bulvarı üzerinde, her türlü restoran ve kafe bulabilir, buradan, dev pandalarıyla ün yapmış Smithsonian Ulusal Hayvanat Bahçesi’ne geçiş yapabilirsiniz. Ağaçlarla çevrili arnavut kaldırım yollara ve C&O Kanalı’nın huzurlu güzelliğine sahip tarihi semt Georgetown’da ise, şehrin en muhteşem mimarisine sahip, en gösterişli konutları yer alıyor. Semt ayrıca, lüks otellere, restoranlara, ev tasarımı mağazalarına, küçük tasarım butiklerine ve seçkin sanat galerilerine de ev sahipliği yapıyor. Burada, Wisconsin Bulvarı ile Dumbarton Caddesi’nin kesiştiği köşede yer alan &pizza’da kendi seçtiğimiz malzemelerle yapılan pizzayı oldukça lezzetli bulduk. Hatta bu mütevazı self servis pizza restoranı, çok acıkmış ve yorgun olduğumuz bir anda karşımıza çıktığı için kendimizi şanslı hissettik. Buradan yürüyerek yaklaşık on dakika uzaklıktaki Georgetown Üniversitesi, Gotik tarzda güzel taş binalarla çevrili bakımlı çimenleri, büyük ağaçları ve bahçeleriyle görkemli bir üniversite. 1789’da kurulan Georgetown, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ilk Roma Katolik Koleji. Üniversiteye direk çıkan sokaktaki tatlı renklerde eski evler, kafeler ve küçük sevimli dükkanlar ayrıca güzel.



Şehirde en çok fotoğrafı çekilen yerlerden biri de Chinatown Arch (Chinatown Kemeri). Chinatown girişinde bulunan rengarenk kemer, güzel ve ayrıntılı sanatsal işçiliğiyle, Çin’in antik tapınaklarındaki geleneksel mimariyi vurguluyor. Smithsonian American Art Museum (Amerikan Sanat Müzesi), National Portrait Gallery (Ulusal Portre Galerisi) ve Noel zamanı kurulan Downtown Holiday Market in Penn Quarter (Christmas Market) bu bölgede bulunuyor. Bir de şehrin diğer tarafındaki Nationals Park’da (Stadyum) kurulan Enchant Christmas DC, Noel zamanı şehrin en görülmesi gereken yerlerinden biri. Muhteşem bir ışık labirenti ve milyonlarca parlayan ışıkla donatılmış alanda, kendinizi büyülü bir Noel hikayesinin parçası hissedebilirsiniz. Chinatown Arch’dan iki cadde batıya doğru gidince, 10th St NW üzerinde bulunan seçkin alışverişin merkezi Palmer Alley’de, Gucci, Louis Vitton, Bvlgari, Hermès, Dior ve Tiffany & Co. gibi birçok lüks markayı bulmak mümkün. İster açık havada alışveriş yapmak ister yeni görünümlere göz atmak için olsun, gittiğinizde kafeleriyle ve restoranlarıyla çok güzel ağırlanacağınız bir yer. Biraz daha yukarıya doğru yürüyüp, New York Bulvarı’nı karşıya geçerseniz, çok enteresan bir müzeyi ziyaret etme şansınız var. Planet Word, interaktif ve eğlenceli yöntemlerle farklı dillerde öğrenmeyi sunan sürükleyici bir tecrübe yaşatıyor. Ziyaret için rezervasyon yaptırmanız gereken Planet Word, tarihi Franklin Okulu’nda bulunuyor. Ziyaretçileri bahçede ilk karşılayan Speaking Willow (Konuşan Söğüt), dallarından sallanan çan biçimindeki beyaz led ışıklarıyla, yaşamı, bilgeliği ve organik büyümeyi simgeleyen, söğüt ağacı şeklinde interaktif alüminyum bir heykel. Özel yapım hoparlörlerden gelen yüzlerce eşsiz dil kaydı, günümüzde konuşulan benzersiz ancak birbirleriyle ilişkili diler için uygun bir metafor oluşturuyor. Ünlü Fransız Paul Pastaneleri’ni sevenler, çıkışta hemen karşıya geçerek, güzel bir kahve eşliğinde, pastanenin sevilen ürünlerine kavuşabilir. Yürüme mesafesinde çok yakın olmasa da araçla buradan on dakika uzaklıkta olan Meksika Restoranı Republic Cantina, yerel halk tarafından çok iyi bilinen ve rağbet gören bir restoran. İki katlı, tarihi bir tuğla binada yer alan ve çok lezzetli bir Meksika Mutfağı sunan restoranın ambiyansını da çok sevdik.



Washington’a gelmişken, çok önceden, eski kitapçılar tutkumun karşıma çıkardığı Capital Hill Books kitapçısına gitmemem mümkün değildi. Capital Hill Books, nitelikli ikinci el kitaplar, ilk baskılar ve nadir kitaplardan oluşan zengin koleksiyonuyla üç katlı eski bir kitapçı. Kurgu Odası’nda romanlar, Gizem Odası’nda esrarengiz konulu kitaplar, banyoda yabancı dil kitapları, mutfaktaki lavaboda yemek kitapları, ofis dolabında işletme kitapları, ayrıca cadıları, rüyaları, tanımlanamaz olayları sevenler için Garip Bölümü bulunuyor. Burada tarih, felsefe, seyahat, teoloji, psikoloji, politika, oyunlar, sanat ve daha pek çok konuda kitaplar bulmanız mümkün. Ben de uzun zamandır kitaplığımda yer almasını istediğim, Charles Dickens’ın, illüstrasyonlu The Mystery of Edwin Drood (Edwin Drood’un Gizemi) ve D.H. Lawrence’ın, The Trespasser (İzinsiz Giren) kitaplarını bularak kitapçıdan çok mutlu ayrıldım. Yerel halkın büyük bir sadakatle sahip çıktığı kitapçı, şehre gelen kitapsever turistleri de kendisine çekiyor. Yerel pazarları ve şarküteri ürünlerini seven benim için, kitapçının karşısındaki Eastern Market tam bir sürpriz oldu. Harika ekmekler, peynir çeşitleri ve soğuk et çeşitlerinin yer aldığı reyonlardan seçtiklerimizle yaptığımız bir öğün, gittiğimiz her ülkede en iştahla yediğimiz pazar alışverişleri anılarımıza eklenmiş oldu.
Yeni yerler görme hevesimizin hiç bitmemesi dileğiyle…
Sağlıklı ve mutlu kalın