Paris

HER MEVSİM PARİS VE ŞEHRİN UNUTULMAZ İSİMLERİNİN SONSUZ UYKUSUNA YATTIĞI YER, MONTPARNASSE MEZARLIĞI

Aşkı tek boyutlu anlamından çıkarıp aşık olunacak nice güzellikleri gözler önüne sererek, gönül gözünü açan şehir… Sadece orada olmanın bile yarattığı coşkuyla, kaldırımlarında herkesin kendi içinde çalan müziğin sesiyle kanatlandığı o güzel şehir… Önce ihtişamıyla o mağrur tarafını görüp, yanına yaklaşmaktan korktuğunuz ilahi bir güzellik, ardından küçük sokaklarıyla size en derin sırlarını açarak sizi içine alan sıcak ve samimi sevgili… Kendi sonsuz güzelliğiyle sizi sarıp sarmalarken, size kendinizi en güzel halinizde hissettiren gizli bir gücü vardır Paris’in. Kafelerinde oturup gözleriniz kapalı sandalyenizde arkanıza yaslanacağınız ve şehrin yaz kokusunu içinize çekeceğiniz bu günlerde, şehir her an kulağınıza büyülü sözleri fısıldayabilir.

Şehrin armasında yer alan pupa yelken bir geminin altında, şehrin sloganı Latince “Fluctuat nec mergitur” yazar, yani “Sallanır ama batmaz”. Nehirler boyunca kurulmuş bütün büyük medeniyetlerin başkentleri gibi Paris de, Seine Nehri üzerine kurulmuştur. Armada yer alan gemi, Ortaçağ’da şehri yöneten gemicileri temsil eder. Tarihin en büyük terör saldırılarından birine uğrayan Fransa’da yaşananların ardından, Parisliler bu yüzden tepkilerini duvarlara bu cümleyi yazarak verdiler; “Fluctuat nec mergitur”. Ernest Hemingway şöyle der: “Genç bir insan olarak Paris te yaşayacak kadar şansın varsa, geri kalan hayatında nereye gidersen git, Paris senin içinde bir şenlik olarak kalacaktır”. James Thurber şehri şu sözleriyle tanımlar: “Paris’in tamamı engin bir sanat, edebiyat ve müzik üniversitesidir… Herkes için yıllarca burada kalmaya değer. Paris her şey için bir seminer, lisansüstü bir derstir”. Günümüzde ise İngiliz aktör Michael Simkins; “Paris kendimizi unutabileceğimiz,  tekrar keşfedebileceğimiz ve geçmişimizin ayak bağından kurtulabileceğimiz bir yerdir” diyor.

Ben bu yazımda Paris deyince ilk akla gelen Eyfel Kulesi’nden, Notre Dame Katedrali’nden, Louvre Müzesi ya da Sacre-Coeur Bazilikası’ndan bahsetmek istemiyorum. Paris’in saymakla bitmez görülmesi gereken yerlerinin listesine küçük bir araştırmayla kolayca ulaşabilirsiniz. Benim bu yazımda sizinle paylaşmak istediklerim, Paris’in o gizemli ve diğer şehirlerden aykırı ruhuyla ilgili. Nietzsche, “Bir sanatçının Avrupa’da yatacak yeri yoktur, Paris hariç” der. Zira ressamından yazarına, müzisyeninden oyuncusuna, Paris sanatçıların yuva kabul ettiği bir şehir. Paris’te yaşamış ve iz bırakmaktan öte şehirle bütünleşmiş unutulmaz isimler, şehrin geçmişine ait inci taneleri gibi. İlk akla gelen isimlerden biri olan Ernest Hemingway, “Paris Bir Şenliktir” (A Moveable Feast) romanını, 1920’lerde Paris’te geçirdiği  yıllarda yazmış. Kitap, varolmaya çalışan genç bir yazar olarak Hemingway’in ve onun ilk karısı Hadley’in yaşamından anıları anlatır. Birçoklarına göre Hemingway’in en iyi yazılarının yeraldığı eseri olarak değerlendirilen kitap, onun ölümünden dört yıl sonra, 1964’de dördüncü karısı Mary Hemingway tarafından yayınlanmış. Kitabında, günümüzün modern Paris’inde bile kolaylıkla bulabileceğimiz kafelerin, barların, otellerin ve binaların açık adresleri yazılıdır. Ernest Hemingway sadece büyük bir yazar değildi; Paris, Madrid, Pamplona, ​​Venedik, Havana ve Key West’te uzun süreler geçiren iddialı bir gezgindi. Nereye giderse gitsin, Paris’teki Ritz’ten Venedik’teki Harry’s Bar’a kadar en iyi bar ve restoranlara uğradı, çoğu zaman bu yerleri romanlarında ve kısa öykülerinde belirtti. “Ne zaman ölümden sonraki cenneti hayal etsem, sahne hep Paris Ritz’de geçer” der Hemingway. Hatta burada konakladığı bir dönem, anılarını yazdığı notlarını unutur ve yıllar sonra otel yönetiminin aramasıyla kavuştuğu bu notlardan yola çıkarak “Paris Bir Şenliktir” kitabını yazar. 1922 yılı Ocak ayında eşi Hadley ile Paris’e geldiğinde, Cardinal Lemoine Sokağı’nda 74 numaralı apartmanın dördüncü katındaki daireye yerleşir. Evin altındaki dans salonundan bütün gece müzik sesi, sarhoşların bağırtılı konuşmaları ve çınlayan kadın kahkahaları gelir. Çalışmak için, Descartes Sokağı 39 numaranın en üst katında, aylığı 60 Frank olan bir oda kiralar. Gün içinde en mutlu olduğu zamanlar, bu soğuk ve küçük odada yazdıktan sonra kendisini Paris sokaklarına attığı zamanlardır. 1923’te Toronto’ya gidip 1924’te Paris’e geri döndüklerinde artık Bumby diye çağırdıkları bir çocukları vardır ve Notre-Dame-des-Champs Sokağı 113 numaradaki daireye taşınırlar. Bu ev bir marangoz atölyesinin arkasındadır ve buradan gelen talaş tozu evin içine dolmaktadır. Hemingway’in yazarlık kariyerinin en parlak olduğu günlerdir ve Paulin’le olan ilişkisi de evliyken bu sırada başlar. Yazarın sık sık gittiği ve sanat dünyasından birçok ismin biraraya geldiği “Le Select” kafe de evinin bulunduğu  Montparnasse bölgesinde yer alıyor. Buradaki “La Closerie des Lilas” kafe ise Hemingway’in bir süre ofis olarak bile kullandığı bir mekandır ve burada  sık sık F. Scott Fitzgerald ile biraraya gelirler. Saint-Germain’de bulunan, Paris’in en eski kafelerinden “Les Deux Magots”, yazarın Simone de Beauvoir ve Jean-Paul Sartre gibi entellektüellerle buluştuğu yer. Albert Camus, Pablo Picasso, James Joyce ve Bertolt Brecht kafenin diğer müdavimleri arasında yer alıyor. Bu bölgede sıkça tercih ettikleri bir diğer kafe ise “Café de Flore”. Tarihsel geçmişi, klasik Art Deco iç mekanı, Avrupa menşeli yemeklerden oluşan geniş menüsü ve güneşli kaldırım terası ile dikkat çekiyor. Yine Saint-Germain’deki “Brasserie Lipp”, Hemingway’in savaş öncesi notlarını tuttuğu ve “Paris Bir Şenliktir” romanında yazdığı gibi ekmeğini zeytinyağına banıp, patates salatası yediği yerdir. Renkli seramiklerle döşeli kafe, sanatçıların ve politikacıların da uğrak yeridir.

Hemingway, başlangıçta 12 Rue de l’Odéon’da bulunan., Sylvia Beach’in kitap sattığı ve ödünç verdiği Shakespeare and Company kitabevini ziyaret eder. Hemingway’in maddi sıkıntı içinde olduğu günlerde, Beach ona kitabevi için bir kart verir ve rahatladığında ödeyebileceğini söyler. Adını buradan alan günümüzün ikonik İngilizce kitabevi Shakespeare and Co ise Notre Dame’ın karşı kıyısında 37 Rue de la Bûcherie’de bulunuyor. 1951’de açılışından bu yana, anglofon (ana dili İngilizce olan) yazarları ve okuyucuları için bir toplantı yeri, edebi bir kurum haline gelmiş. Kitabevi, Amerikalı George Whitman tarafından “Kilometre Sıfır” diye tabir edilen, Fransa yollarının başladığı noktada, 17. yüzyılın başlarında inşa edilen bir binada kurulmuş. Burada satın aldığınız kitabın üzerine vurulan “Kilometer Zero Paris” (Paris’e Sıfır Kilometre) mühürünün anlamı da buradan geliyor. Başlangıçta bir manastır olan binada George, hayatta kalan tek rahipmiş gibi davranıyordu. “Ortaçağ’da her manastırın, akşam olduğunda lambaları yakmakla görevli bir rahibi vardı. Ben şu an bunun için buradayım. Benim oynadığım mütevazı rol budur” diyordu. İlk açıldığında adı “Le Mistral” olarak anıldı. George, orijinal Shakespear and Company’yi 1919’da kuran Sylvia Beach’e hayran kalmıştı ve onuruna, William Shakespeare’in doğumunun dört yüzüncü yıl dönümünde, Nisan 1964’te bugünkü adıyla değiştirdi. Kitabevi, Joyce, Hemingway, Stein, Fitzgerald, Eliot, Pound gibi büyük ulusçu yazarları bir araya getirdi. Dışarıdan bakıldığında koruduğu küçük ve eski bir mahalle dükkanı görüntüsü, içeride eski kitaplarla dolu ahşap rafların görüntüsüyle birbirini tamamlıyor. Küçük odacıklar ve koridorlar boyunca tavana kadar yer alan kitapların kokusu, buranın olağanüstü atmosferini dolduruyor. Genç yazarları desteklemek adına üst katında, yazma ve çalışma karşılığında konaklama imkanı verilenlerin yatakları var. “Before Sunset” filminin açılış sahnesinde bu kitabevi görülüyor. “Midnight in Paris” filmindeki bir bölüm de burada çekilmiş.

Gittiğim ülkelerde, sevdiğim yazarların müze evlerini ziyaret edip, onların eserlerini yazdıkları, yaşadıkları mekanları görmeye ve orjinal dilindeki eserlerini almaya olan merakımdan dolayı, yağmurlu bir Paris sabahı Victor Hugo’nun evine gitmeye karar verdim. Kare şeklindeki Place des Vosges’un bir köşesinde yer alan apartmanın ikinci katındaki daire, 1903’ten beri müze olarak ziyaret edilmekte. Evin her bir odasına bir öncekinin içinden geçerek gidiliyor. Duvarlarda birbirinden güzel yağlıboya tablolar dikkat çekiyor. Dönemin mobilyaları, halılar ve seramik aksesuarlar son derece ince bir zevkle seçilmiş. En dikkat çekici salon ise Çin tarzında döşenmiş, duvarlarında çok az kalan açıklıklarında koyu bir yeşilin hakim olduğu büyük salon. Çünkü salonun neredeyse bir duvarı, tavana kadar olan özel bölmelerinde sergilenen çini tabaklarla dekore edilmiş. Bu salonun zihnimde canlandırdığı ilk şey, zarif ve değerli şeylere düşkün, rafine zevkleri olan, zeki ve yaratıcı bir insan modeli.  Kırmızı salon ise Victor Hugo’nun romantik akımın sanatçılarıyla edebiyat, sanat ve politika konuştuğu, misafirlerini ağırladığı salonuymuş. Gautier, Lamartine, Dumas bu eve konuk olan isimlerden bazıları. Yazarın belki de  Notre Dame’ın Kamburu ve Sefiller gibi eserlerini yazdığı üstü oldukça yıpranmış yazı masasını görmek çok heyecan verici. Victor Hugo’nun bu yazı masasının başında ayakta yazdığı söylenir. “Sefiller” yayınlandığında tatilde olan Hugo, kitabın yarattığı reaksiyonu merak ederek yayıncısına sadece “?” yazdığı bir telgraf gönderir. Yayıncısı ise sadece “!” yazılı bir cevapla kitabın yaptığı büyük sükseyi belirtir.

Fransız edebiyatının en önemli isimlerinden Honore de Balzac’ın evi ise Paris’in en şık semtlerinden biri olan Passy’de yer alıyor. Ev bir yamaçta kurulmuş olduğu için, 47 Rue Raynouard girişinden uzunca merdivenlerle önce geniş, yemyeşil bir bahçeye iniliyor. Tek katlı gibi görünen ev aslında diğer cephesinden göründüğü gibi üç katlı ve bahçesiyle, çevresindeki apartmanların içinde küçük bir parkı andırıyor. İçeride 90 eserden oluşan “La Comédie Humaine” (İnsanlık Komedisi) ismiyle yayınladığı eserden detaylar var. En ilgi çekici olan ise, eserde yer alan karakterlerin illüstrasyonunda kullanılan taş baskılar. Balzac’ın çalışma masası koyu kırmızı renkte bir odada, ahşap oymalı alınlığı olan büyük ve gösterişli bir şöminenin önünde yer alıyor.

En azından Paris’te bir dönem yaşamış ünlü isimler bu kadarla kalmıyor tabi ki… Oscar Wilde, Alexandre Dumas Fils, Serge Gainsburg, Picasso,  George Pompidou, Edith Piaf, Moliere, George Sand, James Joyce, Madame De Sevigne, Freud, Jim Morrison, Auguste Comte, Jean Paul Sartre ve Simone De Beauvoir Paris’in ölümsüz isimleri. Şehirde izlerini bırakmış bizden de isimler yok değil. Yahya Kemal Beyatlı, Abidin Dino, Fikret Mualla ve Ahmet Kaya bir dönem Paris’te yaşamış bize ait isimler.

Kapalı ama yağışlı olmayan biraz da serin bir Ekim günü, sanatsal mezar taşlarıyla bir açık hava müzesini andıran Montparnasse Mezarlığı’na gittiğimde, niyetim tam da ruhları Paris’te hala yaşasa da bedenleri burada yatan bazı büyük isimlerin mezarlarını görmekti. Ebedi istirahatindeki sahiplerinin başında sessiz ve mağrur bekler gibi dikilen heykeller, gelen ziyaretçileri de kendi sessizliklerine ortak olmaya davet ediyor. Bazıları, mezarda yatanın matemini tutan bir sevgili, bazıları ise yaşanmış hayattan dondurulmuş bir an gibi gözünüzün önünde hikayeyi canlandırıyor. Paris’te yaşayıp tarihte iz bırakmış bir çok ismi bu mezarlıkta bulabilirsiniz. Oyuncu Jane Birkin’le evli olan, 70’lerin ve 80’lerin pop ilahı Fransız müzisyen Serge Gainsbourg; New York’taki Özgürlük Heykeli’ni yapan Frederic Auguste Bartholdi; 1935’te ölen mühendis ve sanayici, ünlü Fransız Otomobil markasının yaratıcısı Andre Citroen burada yatıyor. Fransız mucit ve sanayici Charles Pigeon’ın bronz heykelli aile mezarında, kendisi elinde bir defter ve kalem, yanında uzanmış karısıyla tasvir edilir. “Serseri Aşıklar” filminin başrol oyuncusu ünlü Hollywood aktristi ve sarışın Amerikan güzelliği Jean Seberg’in mezarı da burada bulunuyor. Kübist harekette bir kilometer taşı olan Henri Laurens’in mezar taşını gördüğünüz anda, eğer burada yattığını biliyorsanız, aklınıza gelen ilk isim o oluyor. “Godot’u Beklerken” adlı oyunuyla tanınan İrlandalı oyun yazarı Samuel Beckett; 19. Yüzyılın ünlü romancılarından Guy de Maupassant; Paris’te yazınsal ve sanatsal Dada hareketinin öncüsü, Romanyalı yazar Tristen Tzara da burada yatan isimlerden. Yine 19. Yüzyıl şairi Charles Baudelaire, nefret ettiği üvey babasının aile mezarlığında, çok sevdiği annesinin yanına gömülü. 1894’te vatan hainliğiyle haksız yere suçlanan, mahkemesi politik ve toplumsal bir skandala yol açan Alfred Dreyfus’un mezarı da burada. 1921 yılında ölen piyanist ve besteci, Fransa’nın en büyük Post-Romantik müzisyenlerinden Camille Saint-Saens; modern eleştirmenliğin babası olarak kabul edilen, Fransız Romantik kuşağının eleştirmenlerinden Charles-Augustin sainte-Beuve; 1920 ler ve 1930’larda Montparnasse’taki sanat ve kafe çevrelerini ölümsüzleştiren Amerikalı fotoğrafçı Man Ray de bu mezarlıkta yatıyor. Her biri altında yatanın yaşamından veya kişilik özelliklerinden ince detaylar veren mezar taşlarının içinde, son derece sade şekliyle aslında tam da kendilerini yansıtan, ünlü varoluşçu çift Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir’ın mezarı son derece ilgi çekici. Bu açık renk düz mezar taşının üzerine bırakılmış çiçeklerin yanı sıra bir sürü de metro bileti var. Hafif bir esintiyle bile uçabilecek metro biletlerinin uçmasını engellemek için de üzerlerine taşlar konmuş. Dikey olan mezar taşının üzerinde dikkat çeken ruj izlerine anlam vermek mümkün ama bu metro biletleri alışılmışın çok dışında.

Türkiye’ye döndüğüm günün ertesi günü hemen, mezarın üzerindeki bu metro biletlerinin sırrını araştırmaya başladım. Türkçe kaynaklardan bir sonuç elde edemeyince araştırmama İngilizce olarak devam ettim. Çalkantılı 60’lı ve 70’li yıllarda Sartre, zaman zaman zenginlerden (yani hükümetten) çalan ve yoksullara (yani işçilere) dağıtarak Robinhood gibi davranan, Fransız Maoistler de dahil olmak üzere bir dizi hareketi destekler. Bu eylemlerden bir tanesi, Paris metrosu için fiyat zammının ardından yapılır. Fransız işçileri doğrudan etkileyen bu duruma tepki olarak bir grup, metro biletlerini çalar ve işçilere dağıtır. Sartre, grubun lideri 1970’de tutuklandıktan sonra gazetesini devralarak bu davaya destek olur. Bugün muhtemelen, Sartre ve de Beauvoir’ın mezarı üzerine bırakılan metro biletleri, onların bu davaya verdiği desteği anmak ve takdiri ifade etmek  için bırakılıyor.

Varoluşçuluk felsefesinin liderleri, birbirine aşık iki asi insandı Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir. Sorbonne’da felsefe okudukları dönemde tanışırlar. Mezuniyet sınavında Sartre birinci olur, de Beauvoir ise ikinci. Hiç evlenmediler, aynı evi paylaşmadılar ve çocuk sahibi olmadılar. Günümüzde bile karşı koyulması zor olan toplumsal dayatmalara, kendi dönemlerinde başkaldırma gücünü göstermiş sıradışı bir çifttiler. Aşklarının güzel tarafı, birbirlerini özgür bırakarak yaratıcılıklarını canlı tutmaları, sürekli kendilerini geliştirerek düşünme ve sorgulama becerilerinin önünü açmış olmalarındadır. Sartre’a olan duygularını şöyle ifade ediyor Simone de Beauvoir: “Sartre’la karşılaştığım zaman, her şeyi kazandığıma inanmıştım. Onun yanında benim kendimi gerçekleştirmem başarısızlığa uğrayamazdı. Şimdi kendi kendime şunu söylüyorum: Kurtuluşu bir başkasında görmek, yıkılmanın en güvenli yoludur” Ona yazdığı mektuplarından birinde şöyle der: “Başkalarına karşı olan duygularınızı kıskanmıyorum. Başkalarının size karşı olan duygularını kıskanıyorum”. Sartre ise aşka olan yaklaşımını şu sözleriyle ifade ediyor: “Aşk; iki insanın bilinçlerini birleştirme çabasıdır. Boşuna bir çaba, çünkü insan kendi bilincine mahkumdur”. 1980’de Sartre öldüğünde Beauvoir, “Onun ölümü bizi ayırdı. Ben ölünce tekrar birleşeceğimize inanmıyorum. Ama zaten en önemlisi, yaşamı, fevkalade bir uyum içinde paylaşmış olmamızdı” dese de 1986’da ölmeden önce Sartre’ın yanına gömülmeyi istemiştir. Yaşarken çalkantılı ilişkileriyle neredeyse bir ömür geçiren iki sevgili, şimdi Paris’te Montparnasse Mezarlığında birlikte yatıyor.

Mezarlığın merkezinde öyle bir heykel yer alıyor ki, ölümün getirdiği ayrılık acısı ve çaresizlik bundan daha güzel nasıl anlatılabilirdi ki… Ölüm meleği kendisini aşağıya doğru çekerken, mezar taşı kapanmadan önce matem tutan sevgiliye son bir öpücükle veda… Kaybettiğim sevdiklerimin anıları ve zihnimde yaşama dair güzel olan her şeyle çıkıyorum Montparnasse Mezarlığından. Yaşanacak çok şey, sevilecek çok insan ve daha görülecek çok yer var. Defalarca gitmiş olsanız da Audery Hepburn’ün dediği gibi “Paris her zaman güzel bir fikirdir”