
1. BÖLÜM
CANLI KALMAKTA KARARLI BİR ŞEHİR
Hayatın normale dönmesini, en çok da sevdiklerimize kavuşmak, eski günlerdeki gibi gönlümüzce gezmek, planlar yapmak, istediğimiz yere özgürce gitmek için istiyoruz çoğunlukla… İşte tam da bugünlerde artık sabrımızın sonuna gelmişken, bazı ülkelerin ufak ufak tedbirli normalleşme çabaları tekrar seyahatlere çıkma hevesimizi canlandırıyor. New York’u yazarken, bu sürecin burada nasıl yaşandığını, şehrin baharda yeni filizler veren koca, bilge bir ağaç gibi uyanışını anlatmak, yazımın temel şehir hikayesini oluşturuyor. Benim burada gözlemlediğim normale dönme başlangıcı, hayalini kurduğumuz tüm dünyadaki başlangıcın temsili niteliğinde… Ama belki de yeni normalimiz, eskisinden farklı bir yaşam biçimi getiriyor hepimize. New York’un soğuk kış günlerinde başlayıp, bahara geçişindeki canlılığı ve renkleriyle harmanlanmış uyanışını anlatan bir şehir hikayesi sunuyorum size…

Battery Park 
Göçmenler Heykeli 
Ticaret Denizcileri Anıtı
Akşam saatlerinde JFK Havaalanı’na indiğimde, hem uzaklara seyahat etmeyi hem de daha önce bulunmuş olsam bile, yabancı bir ülkenin kozmopolit bir şehrine gitmeyi özlediğimi farkettim. Tabi pandemi şartlarından dolayı en uzun ayrılığımızı yaşadığımız kızım Deniz’e duyduğum özlemle kıyaslanamaz bir özlem… Beni karşılamaya gelmemesi için çok ısrar etmiş olsam da havaalanında birbirimizi gördüğümüz andaki heyecanımız ve kucaklaşmamız unutamayacağımız bir an oldu. Eve gidene kadar arabanın camından, kafamda birçok planla geldiğim şehrin ışıklarını, binalarını, parklarını, trafiğini izlemek ve tüm bunları yazıya dökeceğimi düşünmek beni çok heyecanlandırdı. Sabahın erken saatlerinde başlayan ve bütün gün yolculukla geçen bir günün ardından, karlı ilk New York sabahımda, camın kenarında oturmuş Pearl Street’te başlayan hareketliliği izleyerek kahvemi içerken ilk neleri yapmak istediğimi düşündüm. Sırasıyla aklıma gelenler; kar yağışı bitmeden yakınlarda bir parkta yürüyüş yapmak, bir kitapçıya gitmek ve dışarının serinliğinde sıcak bir fincan kahve içmek oldu. Sonrasında bu keyifli görünen planı uygulamaya koyulduk. Yürüyüş için gittiğimiz Battery Park, Manhattan Adası’nın tam güney ucunda ve dolayısıyla Özgürlük Anıtı’nın bulunduğu Özgürlük Adası’nı iyi gören bir konuma sahip. Karlı bir gün olmasına rağmen yürüyüş yolları temizlenmişti ve parkın yapraklarını dökmüş ağaçlarının arkasında görünen gökdelenlerle oluşturduğu kar manzarası görülmeye değerdi. Parktan yaklaşık on beş dakikalık bir yürüyüşle ulaşılan McNally Jackson kitapçısı, şehrin en sevdiğim kitapçılarından biri… Şehirde dört farklı yerde bulunan kitapçının Fulton Street’deki yerine eve dönüş yolumuzu biraz uzatarak gitme şansımız oldu. İki katlı ve zengin bir koleksiyona sahip kitapçıya o gün iyi ki gittiğimizi düşündüm ki Soho’daki yerlerinin önünde Cumartesi günü, pandemi sebebiyle aynı anda az sayıda müşteri alındığı için uzun bir kuyruk vardı. Sırada eve dönüş yolunda bir kafeye uğrayıp güzel bir kahve içmek vardı. Yolumuzun üzerinde bulunan 787 Coffee’nin methini zaten daha önceden duymuştum. Çoğu kahve dükkanı çekirdeklerini distribütörlerden satın alırken, 787 Coffee, Porto Rico’da kendi kahvelerini yetiştiriyor ve New York’daki kahve dükkanlarında size ulaşıncaya kadar tüm işlemleri kendisi yapıyor. Bu da şehirdeki en lezzettli ve aromatik kahvelerden birini içmenize sebep oluyor.

Grand Central Station 
Lexington Avenue 
Chrysler Building
Ertesi gün 14 Şubat Sevgililer Günü olması sebebiyle, ellerinde çiçeklerle el ele gezen sevgilileri bolca gözlemlemek şehre romantik bir hava katıyordu. Biz gezimize Grand Central Train Station ile başladığımız için bir süre bu romantizmin dışında kaldık. Projesi için tasarım yarışması açılan terminal 1913’de hizmete girmiş ama ilk kısmının tarihi 1871’e kadar gidiyor. Ana yolcu salonunun en önemli parçası 12 burç takımyıldızını içeren göksel tavanıdır. Tasarım sırasında bir noktada, takımyıldızlarının sırası batı ve doğu ters çevrilerek boyanır ama sonunda düzeltilir. Ancak Orion hala geriye dönük duruyor. Terminalin ünlü saati “Grand Central Information Booth Clock”, “Benimle saatte buluş“ dendiğinde atıfta bulunulan saattir ve her New Yorklu tarafından anlaşılır. Grand Central Station’dan çıktıktan sonra Lexington Avenue üzerindeki meşhur Chrysler Binası’na doğru yürümeye başlıyoruz. Yapımı 1930’da tamamlanan Art Deco tarzındaki gökdelen, çelik iskeletiyle dünyanın en yüksek tuğla binası. Geceleri Midtown gökyüzünde, zirveye doğru uzanan yontulmuş katmanlarından süzülen üçgen ışıklarla adeta New York’un parıldayan kraliçesi gibi. Chrysler’ın en üst katında yer alan ve 1979’da kapanan özel Cloud Club bir zamanlar sadece erkeklere açıktı. Kulenin bir avuç dairesini kullanan imtiyazlıların içindeki tek kadın, Life Dergisi fotoğrafçısı Margaret Bourke White’dır. Binanın yapımını adım adım belgelemek için Walter Chrysler tarafından tutulan Margaret Bourke-White, bina tamamlandığında, varlığı ve şöhretine rağmen zorlu bir mücadeleden sonra kiracı olmayı başarır.

Remi43 
Lavantalı Kahveleri 
2nd Avenue
Bildiğimiz kitap-kafelerin New york’da, çiçekçi-kafe, kitapçı-bar gibi farklı eşleşmeleri de epey yaygınlaşmış. Önceden araştırıp öğrendiğim Remi43’e gitme planımızı, biraz da Sevgililer Günü’nde kızıma bir buket çiçekle sürpriz yapma isteğim sebebiyle bugüne aldım. Sanatsal bir yaratıcılıkla hazırladıkları çiçek buketlerinin yanı sıra, çiçek aromasıyla ve aynı çiçeğin renkleriyle üstünü süsleyerek servis ettikleri kahveleri hem çok lezzetli hem de muhteşem görünüyor. Farklı günlerde lavantalı ve güllü kahvelerini denedikten sonra biz lavantalı olanı daha çok sevdiğimize karar verdik. New York’da bu güzel Pazar öğleden sonrasında Central Park’a uğramadan eve gitmek olmazdı. Central Park gezimize parkın güney ucunda W 59th St üzerindeki girişten yola çıkan bir at arabası turuyla başladık. Farklı uzunlukta sürelerle turlar var ama biz daha çok yürümek için kısa bir tur tercih ettik. Karın hafif devam ettiği anda kucağımızda çiçeklerimizle Central Park’ta atların ritmik ayak sesleri eşliğinde, parkın içindeki bu gezinti, pandeminin zorlu günlerine bir sünger çeker nitelikteydi. Sonrasında kimi yürüyen, koşan, kimi bisiklete binen, çocuklarıyla, bebek arabalarındaki bebekleriyle, köpekleriyle, genci yaşlısı New Yorklular’ın pandemiye karşı gerekli tedbirleri alarak normal hayata dönme ve hayattan kopmama çabalarının mutlu direnişine katıldık. Yürüyüş için bu sefer kendimize “Alis Harikalar Diyarında” heykelini hedef olarak belirledik. Alis’le arkadaşlarını Çılgın Şapkacı’nın düzenlediği bir çay partisinde gösteren bronzdan yapılmış bu heykele, birkaç nesildir çocuklar tırmanarak ve içine saklanarak eğleniyorlar. Yürüyüş yolunda, parkın buz pateni sahası “Wollman Rink” yakınından geçerken neşe içinde paten yapanların oluşturduğu renkli görüntüler ve sesler ilgimizi bir süre o tarafa çekti. Manhattan’ın toplam yüzölçümünün yüzde altısını oluşturan parkı boydan boya yürümek, parkın uzunluğunun dört kilometre olduğunu düşünürsek, keyfi bir yürüyüşle görmek istediğiniz yerlere de takılırsanız iki saat gibi bir zamanınızı alıcaktır. Gökdelenler, lüks oteller ve zenginliğin göstergesi konutlarla çevrili düzgün bir dikdörtgen şeklindeki parkın doğal güzelliği, kendisini çevreleyen yapay ihtişamı gölgede bırakıyor.

Central Park/Wollman Rink 
The Metropolitan Museum of Art
Parkın daha formal ve daha az rustik olan güney kısmı, kuzeye doğru ilerledikçe yerini tepeler, korular, harika çardaklar ve banklarla daha pastoral bir manzaraya bırakıyor. Bir emlak şirketi tarafından hazırlanan yeni bir rapora göre, parkın güneyine ait satış rakamları, bu bölgeyi New York’un son yıllardaki en pahalı bölgesi yapıyor. Sadece muhteşem yemekleriyle değil, düzenli olarak yemek yiyen A listesindeki ünlü müşterileriyle de bilinen Nello Restoran da bu bölgede, Madison Avenue üzerinde bulunuyor. Arnold Schwarzenegger, Jennifer Lopez, Sting, Pierce Brosnan, Selena Gomez, Uma Thurman, Charlie Rose ile başlayan ünlüler listesi uzayıp gidiyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin en büyük sanat müzesi olan “The Metropolitan Museum of Art” (Metropolitan Sanat Müzesi) Central Park’ın sınırları içinde ve girişi 5th Avenue üzerinde yer alıyor. Geniş ve gösterişli merdivenlerinden çıkınca, cam bitişli üç kubbe ile aydınlatılan muazzam bir hole giriliyor. “Yunan ve Roma sanatı”, “Ortaçağ sanatı ve manastırları”, “Avrupa heykel ve dekoratif sanatları”, “Avrupa resimleri” gibi on yedi ayrı departmanın her birinde binlerce parça bulunuyor. Müze, tüm zaman ve kültürlere ait önemli sanat eserlerini inceliyor, koruyor ve sergiliyor. Metropolitan Sanat Müzesi, kurulduğu 1870 yılından bu yana her zaman, nadir ve güzel nesnelerden oluşan bir hazineden daha fazlası olmayı hedeflemiş. Bu yüzden müzenin galerilerinde, sergileri ve etkinlikleriyle sanat hayat buluyor. Daha önce de gezmiş olmama rağmen her gelişim bir günümü alıyor.
Sokaklarında şehrin nabzını tuttuğunuzu hissettiren New York’un en gözde semti Soho, dökme demirden bina cepheleri, arnavut kaldırımlı sokakları, geniş çatı katları ve sanat galerileriyle sıcak bir atmosfere sahip. New York’un en önemli alışveriş bölgelerinden de biri olan Soho’da lüks markaların mağazalarının yanı sıra bağımsız tasarım butikler ve yerel dükkanlar da var. Lüks markaları bir arada bir alışveriş merkezinde bulmak isterseniz, kendi mağazalarıyla yer aldıkları “The Shops and Restaurants” Hudson Yard’da bulunuyor. Alışveriş merkezinin karşısında, çağdaş sanatın örneklerinden biri olan Vessel’in kendi ışıkları ve etrafındaki ışıklandırılmış ağaçlar, akşam saatlerinde çok güzel bir görüntü oluşturuyor. Ama biz şimdi Soho’nun özgün ve sevimli dükkanlarının bulunduğu caddelerinde gezmeye devam ediyoruz. Soho’da her ne kadar her çeşit damağa hitap edecek çeşitlilikte ve çok sayıda restoran olsa da pandemiden dolayı çoğu içeride servis yapamadıkları için bu aralar önceden rezervasyon yaptırmak daha önemli. Restoranlar, barlar, kafeler, kaldırımda ya da bahçelerinde servis yapmak için çok yaratıcı çözümlerle kısa sürede duruma uyum sağlamışlar ve sonuçları da gayet keyifli. Naylondan yapılmış çadır ya da igloyu andıran odacıklar, masaları birbirinden ayıran şeffaf paravanlar, hafif malzemelerle yapılmış kabinler, çözüm yaratmanın dışında aynı zamanda sevimli bir ortam da oluşturuyor. Kullanılan çeşitli ısıtıcılar, New York’un en soğuk havalarında bile üşümeden yemek yemeye, kahve içmeye ve oturup dinlenmeye yeterli oluyor. Seçkin menüsünün yanı sıra çiçeklerle süslü bahçesinin ambiyansıyla da rağbet gören Lola Taverna, kızarmış tavuk ve bisküvi ekmeğiyle lezzetli bir mutfağa sahip The Dutch ve İtalyan mutfağının otantik tatlarıyla Il Corallo Trattoria bölgenin dikkat çeken restoranlarından. Prince Street ile Mercer Street’in kesiştiği bir köşede bulunan Fanelli Cafe’de yediğim hamburgerin, yediklerimin içinde en iyilerden biri olduğunu söyleyebilirim.

Soho 
Broadway 
Fanelli Cafe
Bu restoranların bulunduğu Prince Street üzerinde doğuya doğru giderseniz Bowery’e çıkmadan kesen son cadde olan Elizabeth Street üzerinde, parfümleriyle, mumlarıyla ve oda kokularıyla ünlü Trudon yer alır. Tarihi, 1643’de Claude Trudon’un Paris Saint Honoré’de sahip olduğu baharat ve mum dükkanıyla başlayan Trudon markası, mum üretiminde “Kraliyet Üretimi” ünvanı alan ilk ve tek üreticidir. Eşsiz parfümleri hafızadan gitmeyecek kadar güçlü bir etki bırakıyor. Bowery’e çıktığınızda Old Good Things Antique Store, benim gibi antika meraklılarının görmeden gitmemesi gereken bir mağaza. İki katlı mağaza, iç mekan dekoruna çarpıcı ve benzersiz parçalar bulunabilecek, şehrin özgün mağazalarından biri. Mağazaya çok yakın bir köşede yer alan Bar Primi de bir İtalyan restoranı. Her iki cephesinde de kaldırımda bulunan masalarıyla oldukça keyifli bir yer ve soslu köfteleri çok rağbet görüyor. Restoranın hemen yanında John Derian Company Inc bulunuyor. Bu hayat dolu, yaratıcı ve ilham verici dükkan, meraklılarının kendini kaybedeceği güzellikte dekoratif eşyalar, porselenler, lambalar, resimler, yastıklarla dolu. Gerçek bir pastadan ayırt edilemeyecek detaylarla yapılmış ve aynı boyutlardaki mumlar mağazanın en dikkat çeken ürünlerinden. Soho’dan ayrılmadan son bir kahve içmek için girdiğimiz Maman, lezzetli kahveleri ve fırınlarından çıkmış taze ürünlerinin yanında, çiçeklerle bezenmiş dekorasyonuyla gelenlerin fotoğraf çekmeden gitmediği hoş bir ambiyans sunuyor.

Manhattan 
The Statue of Liberty 
Staten Island Feribot İskelesi
New York’a geldiğimden beri bir haftadır süren karlı günlerin ardından bir Cuma sabahı, güneşli bir kış gününe uyanınca, Staten Adası’na giden feribota binerek, “The Statue of Liberty” yi (Özgürlük Anıtı) daha yakından görmek ve fotoğraflarını çekmek için bir fırsat doğdu. Whitehall Terminal’dan çoğunlukla her yarım saatte bir gibi kalkan feribotlar ücretsiz. Yaklaşık yirmi beş dakika süren gidiş ve dönüşler boyunca, sadece Özgürlük Anıtı’nı değil, Manhattan’ın güney ucunun gökdelenli silüetini de nehir üzerinden görebilirsiniz. Feribotun en çok yaklaştığı noktada, sağ elinde özgürlüğe giden yolu aydınlatan meşaleyle dikilen Özgürlük Anıtı çok heybetli bir hal alıyor. Özgürlük Heykeli, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti’ne ait ve Ulusal Anıt olarak belirlenmiş. Heykel için mümkün olan en yüksek düzeyde koruma sağlanmakta ve Milli Parklar Servisi tarafından idare edilmekte. Sol elinde tuttuğu tabletin üzerinde Roma rakamlarıyla Bağımsızlık Bildirgesi’ni işaret eden “4 Temmuz 1776” yazar. Heykeltraş Frédéric Auguste Bartholdi tarafından, Eyfel Kulesi’nin mühendisi Gustave Eiffel ile birlikte tasarlandı ve Fransa’dan bir armağandı. Paris yazımı hatırlayanlar Bartholdi’nin Montparnasse Mezarlığında yattığını hatırlarlar.

One World Trade Center 
Ulusal 11 Eylül Anıtı 
Surviver Tree
Staten Adası’ndan dönüşte Ulusal 11 Eylül Anıtı ve Müzesi’ni ziyaret etmek üzere, feribot iskelesinden yaklaşık on beş dakika sürecek bir yürüyüşe başlıyorum. İkiz kulelerin yokluğunu temsil eden şelaleli iki girintili havuz ve etrafını çevreleyen ağaçlardan oluşan parkın tasarımcıları, açılan yarışmanın kazananları olan Michael Arad ve Peter Walker. Şelaleleri çevreleyen duvarların üzerine yazılmış kurbanların isimleri arasında sadece kulelerde olanlar değil, Pentagon ve kulelere çarpan uçaklarda hayatını kaybedenlerin de isimleri var. Şelalelerin şehrin seslerini susturması ve alanı bir düşünme mabedi haline getirmesi amaçlanmış. Parkın etrafı çitle çevrili ünlü ağacı “Surviver Tree”, adını yaşama dönüşüyle gösterdiği mucizeden alıyor. Enkazdan çıkarılan bu armut ağacı ortaya çıktığında kötü bir şekilde yanmıştır ve yaşayan sadece bir dalı vardır. Ağaç, New York Şehri Parklar ve Rekreasyon Departmanı tarafından bakıma alınmak üzere Bronx’daki bir fidanlığa taşınır. Ağacın hayatta kalması beklenmez ancak bir sonraki baharda büyüme belirtileri gösterir. 2010’da şu anda bulunduğu anıt parktaki yerine dikilen ağaç, saldırılardan sonra sebat eden binlerce hayatta kalanı hatırlatarak umudun ve yeniden doğuşun sembolü olur. Yeni kule “One World Trade Center” ise Dünya Ticaret Merkezi kompleksinin geri kalanıyla birlikte yıkılan ikiz kulelerin yerini almış durumda.

Hudson Yards 
Charging Bull 
“Fearless Girl” ve New York Menkul Kıymetler Borsası
ABD’nin en büyük aracı kurumlarının ve yatırım bankalarının tarihi merkezi, aynı zamanda New York Menkul Kıymetler Borsası’nın evi, namı dünyanın her tarafına ulaşmış olan Wall Street de bu bölgede Broadway’den başlayarak South Street’e kadar uzanıyor. New York Menkul Kıymetler Borsası binasının karşısında, elleri belinde, saçı at kuyruğu, dik başlı bir edayla dikilerek binaya bakan yaklaşık yüz otuz santimetre boyundaki bronz heykelin adı “Fearless Girl” (Korkusuz Kız). Heykel, üst düzey liderleri arasında nispeten yüksek bir kadın yüzdesine sahip, cinsiyet eşitliği olan şirketlerin oluşturduğu bir endex fonunun reklamını yapmak için dikilir ama bence Wall Street’in kadın “Canavar”larına bundan daha güzel bir gönderme olamazdı. Yakınında, Bowling Green’de yer alan “Charging Bull” heykelinin etrafı günün her saati fotoğrafını çekmek isteyen çok sayıda turistle çevrili. Yedi tonluk bronz agresif boğa heykeli, güç ve zenginliğe açık bir övgü. “Fearless Girl”, daha önce bu boğa heykelinin önünde dikilir şekilde yerleştirilmiş ama sonradan boğa heykelinin heykeltraşı Arturo Di Modica’nın itirazı üzerine kaldırılıp mevcut yerine taşınmış. Kaldırıldığı yerde iki küçük ayak izinin bulunduğu bronz kaide hala duruyor ve üzerinde şöyle yazıyor: “O orada olana kadar onun yerine geç.”
2. BÖLÜM
BROOKLYN

West Village 
La Belle Epoque’da Linda ve Elie ile
West Village’a bu sefer ilk gidişim, bahar havasının geldiği ılık ve güneşli günlerden birindeydi. Şair Allen Ginsberg ve fotoğraf sanatçısı Diane Arbus’un da favorisi olan semt, 1900’lerin başından beri bohem yaşam tarzının merkezi olmuş. Şehrin büyük düşünürlerine de ilham veren West Village, entelektüelleri memnun eden kitapçılara, kafelere ve restoranlara ev sahipliği yapıyor. Sakin ve rahat ama asla sıkıcı olmayan sokaklar, fotoğraflarını çekmeye doyamadığım pitoresk binalarla dolu. Arnavut kaldırımlı sokakları ağaçlarla bezeli semtte, neredeyse hiç ofis binasının olmaması buradaki huzurun en büyük sebebi olmalı. Küçük bir Avrupa Kasabası havasındaki West Village’da, yürüyüşe çıkarılmış köpeklerin birkaçını sevmek, çok özlediğim Chuck’ın hasretini gidermese de beni çok mutlu etti. Semti gezmeye, bir film setini anımsatan sokaklarında fotoğraf çekerek başladım. Barrow Street, özellikle Commerce Street ile kesiştiği köşedeki binaların oluşturduğu görüntü, adeta zamanda geriye doğru bir yolculuk yapmışsınız hissini veriyor ve semtin en güzel fotoğrafları bence burada ortaya çıkıyor. Fransız Restoranı Buvette ve İtalyan Restoranı Sant Ambroeus, semtin çok rağbet gören restoranlarından. Ama ben henüz tok olduğum ve çok da yorulduğum için bir şeyler içip dinlenmek üzere yolumun üzerindeki Blind Tiger’a girdim. İçerisinin sıcak görüntüsü ve dışarıda oturanların keyifli hallerine bakarak iyi ki girdiğimi düşündüm, çünkü içeceğimin yanında aldığım cipsle gelen fırından çıkmış sıcak soslarına bayıldım. Bu keyifli molanın ardından kısa bir yürüyüş mesafesinde olan Left Bank Books kitapçısına doğru yürüyüşe başladım. West Village’ın sanatsal ve kültürel mirasıyla güçlü bir şekilde özdeşleşen ve ikinci el kitaplar satan bu kitapçının kendisi küçük ama adı büyük. Perry Street üzerinde yer alan kitapçıda; edebiyat, sanat, film, fotoğrafçılık, moda, mimari, tasarım, müzik , tiyatro, çocuk kitapları ve New York’la ilgili eklektik bir koleksiyon sergileniyor. Buradan, geri iade edilmeyen bir çocukluk kitabımın benzerinin eski bir baskısını alıp çıkarak çok mutlu oldum. Bugünkü son durağım, uzun zamandır gitmek için heyecanlandığım, vintage posterler satan La Belle Epoque, yine West Village’da ve kitapçıya oldukça yakın. Sadece orjinal reklamlar için yapılmış otantik vintage posterlerde uzmanlaşmış olan firma, hiç kimsenin kendilerindeki gibi bir koleksiyona sahip olmadığı konusunda iddialı. Ayrıca reprodüksiyon satmıyorlar ve posterlerin orjinalliği sertifika ile garantili. Gerçekten meraklılarının kendilerini kaybedeceği güzellikte vintage posterlerle dolu dükkanda, her poster hakkında tarih ve günümüzde yaklaşık kaç tane mevcut olduğuna dair bilgi edinebilirsiniz. İşlerini büyük bir tutkuyla yapan kurucuları Linda Tarasuk ve Elie Saporta son derece nazik ve sıcakkanlı kişiler. Her ikisi ile de tanışma şansım olmasının yanı sıra iki köpeklerini kucağımıza alarak fotoğraf bile çektirdik. Linda kırk beş yıldır vintage poster koleksiyoncusu. Elie ise Uluslararası Vintage Poster Satıcıları Derneği kimlik doğrulama ve inceleme komitesinin eski başkanı. Müze sergileri düzenlemiş olan, New York Times, Wall Street ve Washington Post gibi gazetelere röportajlar veren Linda ve Elie, İstanbul’da da bulunmuşlar. Nassau County Museum of Art’da, Mayıs’ta başlayan sergileri, Kasım 2021 tarihine kadar yer alıcak. Elimde 1898 basımı, Ressam Rudolf Koller’in yetmişinci doğum günü onuruna Zürih’te düzenlenen serginin posteriyle dükkandan çıktım. Eve dönüş yolunda, West Village’a bir sonraki gelişimi planlamaya başlamıştım bile.

Haritalarda bile “Manhattan’da İkonik İş Merkezi” diye geçen Rockefeller Center, 19 ticari binadan oluşan büyük bir kompleks. Binayı yaptırırken John Davison Rockefeller Jr’ın vizyonu, New Yorklular’ın geldiğinde, kendilerini, insan ruhunun en iyi taraflarını ortaya çıkaran sanat ve motiflerle çevrili bir yerde bulmalarıymış. Bugün hala geçerli olan bu vizyon, buraya gelip keşfetme ve ilham alma fırsatını veriyor. Büyük Kriz döneminin en büyük projelerinden biri olarak tanımlanan Rockefeller Center, New York şehrinin simgesi ve Ulusal Tarihi Belirteç olarak ilan edilmiş. 70 kat üzerinde yükselen “Top of the Rock”, 360 derecelik açısıyla, şehrin her yöne silüetini sunuyor. Hemen hemen tüm Art Deco binalarda bulunan sanatsal zenginliğin yanı sıra, kompleks ayrıca buz pateni pisti “The Rink at Rockefeller Center” ve Noel Ağacı’nın yıllık aydınlatılması ile de meşhur. Kompleksin içinde, Radio City Music Hall ve NBC Stüdyoları da yer alıyor. Rockefeller Center ana binasının giriş kapısı üzerinde bir Art Deco simgesi olan ”Wisdom” (Bilgelik) oyması girişe ihtişamlı bir görüntü katıyor. Her iki tarafında cesur, aerodinamik ve köşeli oymalar “Ses ve Işık” bulunuyor. Bu oymalarda, merkez inşa edilirken küresel önem kazanan iki endüstri olan radyo (Ses) ve sinema, televizyonun (Işık) gelişi müjdeleniyor. Oymaların altından geçip ana lobiye girdiğinizde, tam karşıdaki duvarda, Amerika’nın gelişimini anlatan duvar resmi “American Progress” tüm dikkatleri üzerine topluyor. Tavanı kaplayan dramatik resimde tasvir edilen devasa ölçülerdeki Titanlar ise, zamanın üç boyutunu sembolize ediyor; geçmiş, bugün ve gelecek… Rockefeller Center’ın en ünlü heykeli ve New York’un en çok fotoğrafı çekilen heykeli olduğu söylenen “Prometheus”, Mitolojiye büyük bir hayranlık duyan ünlü Amerikalı heykeltraş Paul Manship tarafından yapılmış. Heykelin arkasındaki kırmızı granit duvarda, Yunan oyun yazarı Aeschylus’dan bir alıntı yazılı: “Prometheus, her sanatta öğretmen, ölümlülere olağanüstü başarılar sağladığı kanıtlanan ateşi getirdi.”

New York’da gidilecek eşsiz sanat destinasyonlarından biri olan Artechouse, ülkenin sanat, bilim ve teknolojinin kesişim noktasındaki ilk yenilikçi sanat merkezi. Artechouse, kendinizi bir düş dünyasında hissedeceğiniz, ışık ve sesle bütünleşmiş sürükleyici sanat alanında, yaratıcı yeniliği sınırsızca deneyimleyebileceğiniz bir yer. Simgesel Chelsea Market’in altında, daha önce hiç akla gelmeyen kazan dairesine yerleşen Artechouse, ziyaretçilere ve sanatçılara dünyanın teknolojik olarak en gelişmiş sanat platformunu sunuyor. Biz, Julius Horsthuis’in, “Geometric Properties” adlı sinematik animasyonuna gittik. Sanatçı, matematiğin, doğanın ve mimarinin saf güzelliğinin örtüştüğü, günlük yaşamın karmaşıklığından uzak, sonsuz bir gerçeklik sunuyor. Sonrasında gittiğimiz Cipriani Club 55, Wall Street’e bakan ihtişamlı balkonunun sütunları arasındaki masalarında, muhteşem Cipriani klasikleri sunuyor. Harry’s Bar’ın kurucusu, Bellini Kokteyl’inin ve Carpaccio’nun mucidi Giuseppe Cipriani’nin çocukları tarafından kurulmuş olan Cipriani, New York’un birkaç farklı noktasında bulunuyor. Cipriani’nin dört jenerasyonu tarafından evrensel bir şöhrete kavuşturulan restoranda, sadelikteki lüks ön plana çıkıyor.

The Bushwick Collective
Adını Hollanda’daki Breukelen köyünden alan Brooklyn, bir zamanlar Hollandalılar’ın çok yoğun olduğu bir bölgeymiş. Brooklyn, New York’un en kalabalık bölgesi olmakla beraber, kendisi başlı başına bir şehir olsaydı ülkenin en kalabalık dördüncü şehri olurdu. New York’un en büyük sanat müzelerinden biri olan Brooklyn Müzesi, Brooklyn’in en rağbet gören parkı Prospect Park’a bitişik konumda. Müze yaklaşık bir buçuk milyon eser içeren bir sanat koleksiyonuna sahip. Müzenin en ilgi çeken eserlerinden biri, Judy Chicago’ya ait “The Dinner Party” (Akşam Yemeği). Eser, her biri tarihteki önemli bir kadının adına ait otuz dokuz kişilik yer düzenine sahip, üçgen şekilde kurulmuş büyük bir ziyafet sofrası. Masanın altındaki beyaz karo zemine 999 kadının daha adı yazılarak, eserle toplamda 1038 kadın onurlandırılıyor. Sokak sanatını sevenler için Brooklyn’in muhakkak görülmesi gereken yeri The Bushwick Collective, sokaklar boyunca duvarlara yapılmış grafitilerle, kolektif sanatın mükemmel bir sunumunu barındırıyor. İlk filizlerini 1960’larda Philadelphia’da hip hop kültürüyle veren grafiti sanatı, öncesinde yapılmış olsa da bugünkü anlamını kazanmaya, ilk kez Darryl McCray adında bir gencin duvarlara takma adı olan “Cornbread” (Mısır Ekmeği) kelimesini kendine özgü bir tarzla yazmasıyla başlar. Duvarlardaki grafitiler dönemsel olarak değişiyor ama pandemi sebebiyle bu değişim biraz yavaşlamış. Dünyanın her yerinden grafiti sanatçılarının açık sokak galerisi haline gelen Bushwick sokaklarında yürürken, bu sanatın ne kadar ilerlediğini görebilirsiniz. Kafeleri dolduran kalabalıklar ve duvarların önünde fotoğraf çektirenlerle canlılığını koruyan The Bushwick Collective, bölgenin gelişmesine kararlı bir şekilde katkıda bulunmaya devam ediyor.

Bushwick 
Manhattan Bridge-Dumbo
Williamsburg’daki tasarım butikler ve vintage eşyalar satan dükkanlarda uzun zamandır aradığım, burada bulmayı da hiç tahmin etmediğim ürünlerle karşılaştım. Brooklyn’in en iyisi olduklarında iddialı Devoción Coffee’ye doğru yürürken karşımıza çıkan bu küçük Brooklyn dükkanları, bir sergiyi andırır nitelikte çok çeşitli ürünler sunuyor. Kafenin şöhretini test etmek için Kolombiya kahvelerini deneyebilirsiniz. Bize önerilen The Four Horsemen Restoran’da internet üzerinden iki hafta sonrasına kadar rezervasyon yaptıramayacağımızı görünce, uğrayarak şansımızı denemek istedik ve bize bir masa verebileceklerini öğrenmek bizi çok mutlu etti. Williamsburg’da, Grand Street üzerinde, çok da büyük olmayan mütevazi görünüşlü restoranın küçük menü listesi dönemsel olarak değişiyor ve emsalsiz lezzetleri ünlerini haklı çıkarıyor. Bölgenin bize önerilen bir diğer restoranı, Akdeniz mutfağı sunan Miss Ada, Fort Greene’de, Dekalb Avenue üzerinde bulunuyor. Sahibi ve aynı zamanda aşçısı olan kişinin İsrailli olması sebebiyle, bu ülkenin lezzetlerini içeren çok özel bir menüleri var. Brooklyn’e gelip de özellikle Manhattan Köprüsü’nün fotoğrafını bu taraftan çekmek isteyenlerin muhakkak gittikleri yer Dumbo’da, Washington Street’in nehre yakın kısmı. Buraya geldiğinizde, çok yakınında, Adams Street üzerindeki Powerhouse Arena’ya uğramayı unutmayın. Bir galeri, butik, kitapçı, performans ve etkinlik alanı olan bu yerde ilginizi çekecek bir şeyler muhakkak karşınıza çıkacaktır. Powerhouse Arena; sanat, fotoğraf, tasarım, moda, pop kültür, reklam, müzik, dans, film ve televizyon dünyalarını çok renkli bir çeşitlilikle birleştirerek çok ferah bir mekanda sergiliyor. Buradan yaklaşık on beş dakikalık bir yürüyüşle “Breakfast at Tiffany’s” (Tiffany’de Kahvaltı) ve “In Cold Blood” (Soğukkanlılıkla) eserlerinin yazarı Truman Capote’un bir dönem yaşadığı evine gitmek mümkün. Willow Street 70 numarada bulunan evin kendisi kadar bulunduğu sokak da görülmeyi hak ediyor.

Truman Capote’s House
3. BÖLÜM
HARLEM


Kızım Deniz’le bir New York klasiğini gerçekleştirmek için bir Pazar gününü seçtik. Şehre tepeden bakmak ve şehrin gökdelenli silüetinin fotoğraflarını çekmek üzere birkaç gün öncesinde internet üzerinden “Edge” biletlerimizi aldık. Eğer gün batımında orada olmak isterseniz biletlerinizi çok daha önceden almanız gerekiyor. 30 Hudson Yards gökdeleninde konumlanan Edge, şu anda Batı yarım kürenin en yüksek dış mekan gözlem terası olma özelliğini koruyor. Ziyaretçilerin güvenlik kontrolünden geçtiği alanda pandemi sebebiyle ekstra önlemler de alınmış. Asansörlere giden koridordaki ses ve ışık efektlerinin içinden geçmek, ziyaretçilerdeki ilk heyecan dalgasını yaratıyor. Korktuğumun aksine, müzik ve görsellerle çıkışın keyifli hale getirildiği asansörlere dörder kişi alınıyor. Üçgen bir platform şeklinde binanın 100. katından çıkan teras hiçbir yerde ulaşamayacağınız 360 derecelik bir açıyla gökyüzünde süzülüyormuşsunuz hissi veriyor. O yükseklikteki cam zeminin üzerinde aşağıya bakarak yürümek nefes kesici. Dışarıya doğru açılı camlarından ziyaretçiler New York’un göz alabildiğine silüetini ve Hudson Nehri’ni farklı açılardan görme şansına sahip. New York’un şehir silüetine bakmanın favori yerlerinden biri olan Empire State Binası da 2020’de açılan Edge’den bakıldığında tüm ihtişamıyla karşınızda dikiliyor. 1931 yılında tamamlandığında, o zamana kadar dünyanın en yüksek binası olan Chrysler Binası’nın ünvanını elinden alan Empire State Binası, dünyanın en ünlü Art Deco gökdelenlerinden biri. New York’un şehir silüetini belirleyen gökdelen, New York tarihinin yaşayan bir parçası ve şehir kültürünün tanınan bir sembolü. Edge’e akşam saatlerinde gittiyseniz günbatımı keyfini güzel bir akşam yemeğiyle sonlandırmak için gökdelenin hemen yanındaki “The Shops and Restaurants” alışveriş merkezinin 5. katında bulunan Yunan Restoranı Estiatorio Milos’a gidebilirsiniz. Biz Edge’den daha erken saatlerde indiğimiz için buradaki akşam yemeğimizi restoranın, günbatımı renklerine boyanmış Vessel manzarası eşliğinde yedik. Türkiye’deki balık restoranları alışkanlığınızı özlerseniz, buza yatırılmış zengin bir balık çeşitliliğinin sergilendiği tezgahı ve muhteşem mezeleriyle Estiatorio Milos beklentinizi layıkıyla karşılayacak bir restoran. Sınırlı ama iddialı tatlı menüsü içinden seçtiğimiz iki tatlıdan ballı yoğurdu daha çok sevdik.



New York’un en sevilen parklarından biri olan Bryant Park, eski şehir meydanı olarak biliniyor ve etrafı gökdelenlerle çevrili. Düzgün bir dikdörtgen şeklindeki parkın merkezinde, çok büyük bir futbol sahasını andıran çim bir alan bulunuyor. Daha önceki gidişlerimde bu çimler üzerinde özgürce oturan, yatmış güneşlenen, çocuklarıyla, köpekleriyle oynayan insanları görüp de yine aynı şeyleri görme ümidiyle gidince, çim alanın kapatılmış olması bende büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Sonradan öğrendiğime göre bu yeşil alan, yeni çimlerin kök salması için kapatılmış. Biz yine de parkın içindeki büfelerden birinde kahvelerimize kavuşarak, bir masada yerimizi aldık ve kitap okuyarak, güzel havada epey keyifli bir zaman geçirdik. Oturduğumuz yere yakın olan ve müzik eşliğinde dönen çok renkli atlıkarıncadan neşeli çocuk sesleri yükseliyordu. Kahvelerimizi yenilemek için kalktığımda bir tür fitness yapan bir grupla karşılaştım ve çok özendirici görünüyordu. Parkta bulunan büfelerden istediğiniz tür yiyecek ve içeceğinizi alarak açık havada yemeğinizi yiyebilirsiniz. Öğlen yemeğinizi bu şekilde geçiştirdiğiniz bir günün akşamında, New York’un şık ve güzel restoranlarından birinde yemek isterseniz, Soho’da, Howard Street ile Mercer Street’in kesiştiği köşede bulunan La Merceire çok yerinde bir tercih olur. Roman and Williams Guild adlı mobilya, ev eşyaları ve hediyelik eşyalar mağazasının içinde yer alan bu Fransız restoranı, mağazanın sıcak teşhirinin yanı sıra, çiçekli ağaç dallarının göz aldığı zengin dekorasyonlarıyla harika bir ambiyansa sahip. Mevsimlik ürünlere yer verilen menünün klasiği ise ekmek ve deniz yosunu tereyağı ile servis edilen istiridye. Aynı klasta bir diğer restoran, çok daha klasik tarzıyla farklılık gösteren Harry’s… Lezzetini unutamayacağınız bir et yemek istiyorsanız, New York’un öncü restoranlarından biri olan Harry’s en doğru yerlerden biri. Canınız suşi çektiği bir gün ise, geleneksel suşiye sadık kalarak, yenilikçi ve yaratıcı tarzla ortaya çıkarılmış benzersiz bir menüye sahip Sushi Lab, tecrübe edilmesi gereken bir restoran. Sanctuary Otel’in terasında yer alan, üstü salkım çiçekler, yapraklar ve fenerlerle süslü restoranın, sosyal medyada bolca fotoğrafının paylaşılmasına sebep olan bir güzelliği var.


Bryant Park’a bitişik New York Halk Kütüphanesi, aslanlı merdivenleri ve sütunlarıyla dış görüntüsündeki ihtişamını, giriş kapısından itibaren yüksek tavanlı muazzam iç mekanıyla da devam ettirir. Pandemi sebebiyle bu gidişimde kapalı olması bende büyük hayal kırıklığı yaratsa da bahçesindeki masalardan birinde oturup gölgesinde ruhunu hissetmek bile güzeldi. “The New York Public Library” denildiğinde aslında Bronx, Manhattan ve Staten Island’da bulunan dört büyük araştırma kütüphanesi ve seksen sekiz şube kütüphaneden bahsediliyor. Bryant Park’ın doğu yanında, girişi 5th Avenue üzerinde olan bahsettiğim ana bina, Stephen A. Schwarzman Binası olarak geçiyor. Kütüphaneden çok müzeyi andıran bina adını, 2007 ile 2011 yılları arasında yapılan esas restorasyona 100 milyon dolar bağışlayan hayırseverden alıyor. Bu bina, ücretsiz ulaşabileceğiniz olağanüstü tarihi koleksiyonları ve kaynaklarıyla kütüphanenin önde gelen araştırma merkezlerinden biridir. “The Main Reading Room” (Ana Okuma Odası) ve ev sahipliği yaptığı ama diğer şubelerde de dolaşan çocuk koleksiyonu görülmeye değer. “Sex and the City”, “Spider-Man” serisinin iki filmi, “The Day After Tomorrow”, “Maid in Manhattan” ve “Ghostbusters” gibi birçok filmden de aşina olduğumuz bina, New York’un en sevilen kültür miraslarından.


New York’ta gitmeyi çok sevdiğim yerlerden iki tanesi Noho’da birbirine çok yakın olan Merchant’s House Museum ve McSorley’s Old Ale House. İlk gidişimde bir arkadaşımla bu müze evi ziyaretimizin ardından tarihi birahaneye girdiğimiz için olsa gerek, bu tarafa geldiğimde birinden çıkıp diğerine gitmek artık alışkanlığım haline geldi. O zamanların seçkin semtinden geçen 4th Street üzerinde tuğla ve mermerden inşa edilmiş bir dizi evden biri olan Merchant’s House, 1835 yılında varlıklı bir tüccar olan Seabury Tredwell tarafından satın alınır. Tredwell Ailesi’nin yüz yıl boyunca yaşamaya devam ettiği ev bugün mucizevi bir şekilde ayakta ve 1936 yılından beri müze olarak halka açık. Evin en sevdiğim tarafı, irili ufaklı korunmuş tüm eşyalarıyla birlikte, o günlerdeki ev yaşamını açıkça gözler önüne seren odalarında, sanki zamanda geriye yolculuk yapmış gibi gezinebilmek. Yemek salonundaki masada porselen yemek takımlarıyla hazırlanmış sofra, mutfaktaki kap kacak, yatak odalarında giyilmeye hazır gibi bekleyen o dönemin giysileri ile içinde hala yaşam varmış gibi duran ev, her an eski sahiplerinden biri çıkıp sizi karşılayacakmış gibi görünüyor. Nitekim çevrede Tredwell Ailesi’nin buradan hiç ayrılmadıklarına dair bir inanç var. En yaygın olanı, ailesinin evini gözetenin özellikle Gertrude Tredwell olduğu yönünde. Gertrude Tredwell ailenin sekizinci çocuğu olarak üst kattaki bir yatak odasında dünyaya gelir, hiç evlenmez, tüm hayatını bu evde geçirir ve doksan üç yaşında bu evde ölür. Evin halka müze olarak açıldığı günlerden itibaren çalışanlar, ziyaretçiler, komşular, hatta yoldan geçenler tarafından garip ve açıklanamayan olaylar, sesler, görüntüler, kokular rapor edilir. Evde bunları ortaya koymaya yönelik ilginç bazı fotoğraflar da sergileniyor ve inanılır olsa da olmasa da bu tür hikayelere konu olan yerleri gezmenin bence ayrı bir keyfi var. Bunlar bir tarafa Merchant’s House, Ulusal Tarihi Sembol olarak onaylanmıştır ve şehrin sembol yapıları yasasına göre belirlenen ilk yirmi içinde yer almakla birlikte Manhattan’da ilktir. Müze evden beş dakikalık bir yürüyüşle 7th Street üzerindeki Mc Sorley’s Old Ale House’a ulaşabilirsiniz. 1854 yılında mütevazi bir İrlanda işçi salonu olarak kurulan bar, mahkeme kararıyla kazanılan bir hak sonucu kapılarını kadınlara ilk kez 1970 yılında açar. İçerisi, bar korkuluğuna bağlı Houdini’nin kelepçeleri ve 1. Dünya Savaşı’na giden gençlerin uğuruna inandığı için bıraktığı sanılan, barın üzerinde sallanan lades kemikleri gibi çok çeşitli hatıraları barındırır. İlk gidişimde dikkatimi çeken talaş kaplı eski ahşap zemin ve antika soba sonraki gidişlerimde özlediğim bir aşinalık yarattı. Abe Lincoln, John Lennon, çevre sakinleri, yazarlar ve hırsızlar gibi pek çok türden insanın gelip geçtiği birahanenin altın kuralı “Be good or be gone” (İyi ol ya da git).


The Morgan Library & Museum, 1890’ların başında Amerika Birleşik Devletleri’nin önde gelen koleksiyoncularından ve hayırseverlerinden olan Banker John Pierpont Morgan’ın özel kütüphanesi olarak başlar. Koleksiyonun ilk parçaları, edebi ve tarihi el yazmaları, eski basım kitaplar, eski ustalara ait çizimler ve baskılardır. Kütüphane 1902 ve 1906 yılları arasında Morgan’ın, Madison Bulvarı ile 36. Cadde’nin kesiştiği yerdeki konutuna bitişik olarak inşa edilir. Kütüphanenin, nadir bulunan materyallerden oluşan bir depodan daha fazlası olması hedeflenir. Görünüşte görkemli ancak boyut olarak gösterişsiz olan yapı, sahip olduğu varlıkların doğasını yansıtan üç muhteşem salona sahip İtalyan Rönesans tarzı bir sarayı andırıyor. Oğul J. P. Morgan Jr, babasının ölümünden on bir yıl sonra 1924’te, kütüphanenin ailede kalamayacak kadar önemli hale geldiğini farkederek, ABD tarihinin en büyük kültürel armağanlarından birini verir. Böylece kütüphaneyi ve hazinelerini bir kamu kurumuna dönüştürmek yoluyla, hem akademisyenlerin hem de halkın kullanımına sunarak, babasının hayalini gerçekleştirir. Zamanla satın alımlar ve hediyelerle, The Morgan Library and Museum, nadir bulunan parçaların yanı sıra, müzik el yazmaları, eski çocuk kitapları, Amerikan kültürüne ve yirminci yüzyıla ait materyallerle daha da zenginleşir. Daha sonra eklenen binalarla kütüphaneyi de içine alan kompleks, tümünü çevreleyen bir bahçeyle Morgan kampüsünü meydana getirir. Biz ziyaretimiz sırasında, dönemsel olarak değişen sergilerden, David Hockney’in “Drawing from Life” sergisine ve “Conversations in Drawing” adlı çok seçkin bir çizim koleksiyonuna denk geldik. Koleksiyonda Giovanni Battista Naldini’nin siyah ve beyaz tebeşirle yaptığı bir çizime rastlamak büyük sürpriz oldu.


Afrikalı-Amerikalı mirasıyla ünlü Harlem, New York’ta yerel halkın ve farklı yerlerden gelen ziyaretçilerin en çok ilgisini çeken bölgelerden biri. Harlem’in kalbinden geçen 125. Cadde, ya da diğer adıyla Dr Martin Luther King Jr Blvd, kaldırımlarında yer alan sağlı sollu rengarenk seyyar tezgahları ve her taraftan gelen çoğunlukla hip hop müzik sesleriyle bambaşka bir enerjiye sahip. Caddede bölge kültürüne has giysilerin, aksesuarların ve takıların satıldığı çok çeşitli mağazalar var. Efsanevi Apollo Tiyatrosu da bu cadde üzerinde yer alıyor. Tiyatro 1914’te kapılarını açtığından beri, Afro-Amerikan hikayesinin anlatımına ve bunun hem Amerikan hem de global kültürün gelişimindeki rolüne katkı sağlıyor. 1934’te başlattığı ilk amatör gece yarışmalarıyla, hepsi özünde Amerikan müzik türleri olan caz, swing, bebop, R&M, blues ve soul müziğin ortaya çıkışında önemli bir rol oynar. Ella Fitzgerald, Billie Holiday, James Brown, Sammy Davis, Lauryn Hill ve daha pek çok kişi Apollo sahnesinde yıldız olmaya başlar. Günümüzde Apollo Tiyatrosu, konserler, sahne sanatları, eğitim ve sosyal yardım programları sunan, kar amacı gütmeyen bir kurumdur. Harlem’in iki ünlü “Soul Food” restoranı Red Rooster ve Sylvia’s, Lenox Avenue ya da diğer adıyla Malcolm X Blvd üzerinde, onları ayıran 126. Cadde’nin karşılıklı iki köşesinde yer alıyorlar. Biz Harlem’e son gidişimizde Red Rooster’ı tercih ettik ve gerçekten ününü hakettiğini düşündük. Sıradışı bir lezzete sahip kızarmış tavuk parçaları yiyeceğimi tahmin etmiştim ama hayatımda yediğim en lezzetli mısır ekmeği de orada karşıma çıktı. Ayrıca çedar, parmesan ve kara lahanayla yaptıkları makarnaları “Mac&Greens”, menüde geçtiği gibi garnitür olmaktan öte bir lezzet. “Harlem” deyince tabi ki akla gelenlerin başında caz kulüpleri geliyor. Bunlardan tarihi 1920’lerdeki içki yasağına dayanan Bill’s Place, caz müziğinin en güzel örneklerini dinleyebileceğiniz yerlerden biri. Bu küçük ve samimi bodrum mekanında, dünya çapında bir saksafon sanatçısı olan Bill Saxton, grubu Harlem All Stars ile belirli günlerde sahne alıyor. Kesinlikle rezervasyon yaptırmanız gereken yerde içki satışı da yapılmıyor. Caz tarihinin en önemli tapınaklarından biri olan Minton’s Playhouse ise, Bebop’un doğduğu yer ve cazda bir devrimin mekanı olarak gösteriliyor. Buraya geldiğinizde, girişte yer alan The Cecil Steakhouse’da yine müzik eşliğinde güzel bir akşam yemeğiyle geceye başlayarak, Minton’s Playhouse’daki eğlenceli ve keyifli saatler için havaya girebilirsiniz. Bahsedeceğim bir diğer caz kulüp ise, Nisan 2020’de koronavirüs sebebiyle seksen dört yaşında ölen Samuel Hargress Jr. tarafından 1968’de açılmış ve ölene kadar onun tarafından yönetilmiş olan Paris Blues. Harlem’in kalbinde konumlanan Paris Blues, ziyaretçilerine otantik bir mahalle barında muhteşem bir caz müzik deneyimi sunan ender yerlerden biri. Harlem’de 1920’lerde başlayan bir müzik, edebiyat, dans ve sanat patlamasına “Harlem Rönesansı” deniyor. New Yorklular, Harlem Rönesansının hiç bitmediğini ve on yıllar boyunca Amerika Birleşik Devletleri’nde önemli bir kültürel güç olmaya devam edeceğini düşünüyorlar.