Mykonos

Sadece yaz aylarında değil, güneşin en güzel haliyle parlamaya devam ettiği ilkbahar ya da sonbahar aylarından birinde de yaşamın coşkusunu tüm ruhumuzda hissedebileceğimiz, bir tepeden uçsuz bucaksız denizlere karşı, göğsümüzü ılık esen rüzgarlara verip kollarımızı kocaman iki yana açacağımız bir adaya gitmeye ne dersiniz?

Mesela Mykonos’a…

Her şeyden önce rüzgarı hiç dinmeyen bir adaya giceğinizi bilmelisiniz. Sörf ve yelken sevenler için bulunmaz bir nimet olan rüzgar, bazen herkesi memnun edecek ılık esintilere kadar azalıyor. Bu rüzgar, Chora’da tepeden aşağı baktığınızda, şehrin beyaz kübik evlerinin bitiminde başlayan denizde, beyaz köpüklü bitimleriyle tüm deniz boyunca belirgin neşeli dalgalar yaratıyor. İşte bu görüntü bile, henüz gecesinin, eğlenceli plajlarının ve müziğin etkisine kapılmadan önce dahi, adanın insana o meşhur coşkulu enersini hissettirmesine yetiyor. Chora’nın şu anki konumu, muhtemelen 16. yüzyılda adayı yönettiklerinde Venedikliler tarafından belirlendi. Ama şimdi büyük ve hareketli bir kazanç kaynağı olan Chora, o günlerde yaklaşık olarak Paraportiani Kilisesi’ni çevreleyen ve savunma sistemi oldukça güçlü bir kaleydi. 1207’den sonra adayı kontrol eden Gisi ailesi tarafından yaptırılmış. Bugün Mykanos denince akla gelen lüks, eski adanın bir özelliği değildi. Sözde “Kale” deki yaşam koşulları sıkışıktı ve üzerinde gidilecek doğru düzgün pek yol yoktu. İnsanlar ve hayvanlar, temizliğin zayıf olduğu yaşam alanlarını paylaştılar. Adalılar asgari düzeyde  hijyen sağlamak için evlerini kireçle boyamışlardı.

Little Venice

Mykonos’un adet olduğu üzere kendi adıyla anılan “Mykonos” veya Chora kasabası, tipik bir Kiklad köyü ve Mykonos’un başkenti. Chora, çiçeklerle süslenmiş ikonik Kiklad tarzı beyaz evlerin sıralandığı dar sokaklar, kiliseler, şapeller, her türlü dükkan, sanat galerileri ve tavernalar ile dolu. Adaya deniz yoluyla gelenlerin ilk ayak basacağı liman da buradadır. Yer yer merdivenlere rastlayacağınız sokaklardaki hediyelik eşya dükkanları, geleneksel ürünler, yiyecekler ve tatlılar, gezintileri daha da keyifli hale getiriyor. Adanın kendine has bir çekiciliği olan butik giyim mağazalarının yanı sıra, lüks markaların mağazalarına da burada rastlarsınız. Bu sokaklarda, turistlerin doldurduğu çok çeşitli kafeler, restoranlar ve barlar yer alır. Chora’nın, araları beyaz badanalı kaldırım taşlarından oluşan dantel gibi dar yollarında yürüyerek batıya doğru giderseniz, meşhur yel değirmenlerine ve “Little Venice”e çıkarsınız. Bu istikamet akşam saatlerinde, özellikle gün batımına yakın zamanda daha çok tercih ediliyor.

Yel Değirmenleri

Venedik ve Asya arasındaki bir ticaret yolu üzerinde yer alan Mykonos, bir zamanlar önemli bir tahıl üretim bölgesiymiş. Geleneksel konik ahşap çatıları ile beyaz badanalı silindirik yel değirmenlerinin bazıları 20. yüzyılın ortalarına kadar faaliyet halindeydi ve ünlü Kiklad rüzgarlarından yararlanarak ihracat için buğday öğütüyorlardı. Adadaki yel değirmenlerinin çoğu adada hüküm sürdükleri dönemde Venedikliler tarafından yapılmış ve Mikonyalılar için önemli bir gelir kaynağıymış. Yel değirmenlerinin bulunduğu alandan bir dizi merdivenle, denizle iç içe iki ya da üç katlı evlerin kıyı boyunca aralıksız sıralandığı bölge olan “Little Venice”e inebilirsiniz. Burası, denize karşı içeceğinizi yudumlarken gün batımını izlemek için mükemmel bir tercih olur. Her ne kadar Mykonos’a ait fotoğrafların çoğuna bu yel değirmenleri ve “Little Venice” konu olsa da özellikle gün batımında her biri birbirinden güzel fotoğraflar ortaya çıkıyor. Siz de fotoğraf çekmeyi ihmal etmeyin derim.

Sol taraftaki fotoğrafta görülen Metropolitan Kilisesi Megali Panagia, boyutu, konumu ve mimarisi sebebiyle Mykonos Adası’nın başlıca kiliselerinden biridir. Adadaki kiliselerin en çok fotoğrafı çekilenlerinden biri de Panagia Paraportiani. Beyaz badanalı muhteşem yapı, aslında yapımları 15. ve 17. yüzyıllar arasında yaklaşık 200 yıl sürmüş beş kiliseden oluşuyor. Merkezdeki Agios Efstathios Kilisesi’ni çevreleyen, Agios Anargyros, Agios Sozon ve Agia Anastasia kiliseleri ve bir kubbe gibi en üste oturan beşinci kilise, Meryem Ana Kilisesi var. Kilise, “Girişe yakın durmak” anlamına gelen Paraportiani adını alır, çünkü antik kale kapısının girişinin yanında yer almaktaymış. Yapımı uzun sürdüğü için bu Ortodoks kilisesinde mimari tarzların büyüleyici bir karışımı var; Bizans, yerel, geleneksel ve batı mimarisi tek bir kilisede birleşiyor. Adanın diğer bir önemli kilisesi, mavi kubbesiyle adanın tek Katolik kilisesi olan “Virgin of St. Rosary” de görülmeye değer. Katolik ve Yunan kiliseleri arasındaki farkı yakından görmek isterseniz, bu kiliseyi de ziyaret edebilirsiniz. Meryem Ana ve bebek İsa’nın, iki aziz arasındaki ikonu, kilisede yerini almak üzere1715’te Venedik’ten Mykonos’a taşınır. Aynı yıl ikonun çevresine, adanın yerlisi bir bayan tarafından bağışlanan altın kaplama bir kemer yerleştirilir. 1991’de çıkan korkunç bir yangın, bu ikon da dahil kilisenin bir kısmına zarar verir. Neyse ki, ikon Tinos’ta onarılır ve büyük bir törenle Mykonos’a geri döner. Restorasyon sonrası 1997’de kilise tekrar halka açıldığında, aynı yıl 12.000 kişi ziyaretçi defterini imzalamış. Hemen denizin kıyısında yer alan Agios Nikolakis Kilisesi ise küçük bir kilise olmasına rağmen konumu itibariyle oldukça hoş görünüyor. Kilise başlangıçta limanda bir adacık üzerine inşa edilmiş, daha sonra iskeleye bağlanmış. Chora’nın sokaklarında akşam üstü gezmeleri yaptığınız sırada illaki karşınıza çıkacak olan bir diğer kilise; Agia Kyriaki Kilisesi. Küçük kubbesinin fresklerini ve hayranlık uyandırıcı kristal avizelerini görmek için bile ziyaret etmeye değer. Adanın manastırları içinde en bilineni Panagia Tourliani olsa da, Agios Panteleimon Manastırı da Osmanlı İmparatorluğu’nun adada hüküm sürdüğü dönemde yapılmış olması ile hoşgörünün bir göstergesi olarak önem taşır.

Adanın kuzeybatı ucunda yer alan Armenistis Feneri, Tinos adasını Mykonos’tan ayıran boğazı izler. Sekizgen kulesi ile görkemli bir şekilde tepede duran fenere çıkarsanız, gün batımını buradan izlemek de son derce keyifli. Kulenin orjinal fresnel lensli daha küçük bir kopyası Chora’daki Ege Deniz Müzesi’nin bahçesinde gözünüze çarpabilir. Yine Chora’da yer alan Arkeoloji Müzesi, Yunanistan’ın en eski müzelerinden biridir ve orjinal neoklasik mimariye sahip. Müzede, M.Ö. 9.ve 8. yüzyıl Kiklad seramikleri, Helenistik mezar siteleri, düğün ve cenaze gibi ritüellere ait sergiler yer alıyor. Müzenin en ünlü parçası, Tinos’ta üretilen ve Troya’nın düşüşünden sahneler gösteren büyük vazodur. Paraportiani Kilisesi’nin yanındaki Folklor Müzesi ise,19. yüzyıla ait antikalarla oldukça zengin bir çeşitliliğe sahip. Vintage ve eski mobilyalar, eski aletler, seramikler, tarihi fotoğraflar, geleneksel müzik enstrümanları, el işi tekstil ürünleri, mutfak eşyaları, deniz ekipmanları ile dönemin yaşam tarzını mükemmel bir şekilde yansıtıyor. Müze ayrıca zengin resim koleksiyonuyla da dikkat çekiyor. 19. yüzyıl adasına ait özgün bir orta sınıf oturma odası, mutfak ve yatak odasını da bu müzede görebilirsiniz. Eğer müze evlere meraklı iseniz, Folklor Müzesi’nin bir kolu olan, 19. yüzyıl geleneksel Mikonyan konutu “Lena’s House” (Lena’nın Evi) de ilginizi çekebilir. Deniz taşımacılığı yapan zengin bir aileye ait olan ev, hala o döneme ait mobilyaları ile korunuyor ve adını son sahibesinden alıyor. Geniş çerçeveler içindeki muhteşem baskılar, goblenler, ahşap oymalar, eski aynalar, tabaklar gibi zengin antika eşyalar, adaya ait tipik bir iç mekan düzenlemesini temsil ediyor.

Adadaki Halk Kütüphanesi, tarihle iç içe geçmiş, kitap kokusunu sevenlerin görmesi gereken bir yer. Kütüphane aslında 1753’de, Mikonyalı zengin Campani ailesi için konut olarak inşa edilmiş. Aileye evlilikle giren ve binayı miras alan tarihçi Ioannis Meletopoulos, evinin yarısının, kendisinin ve başkalarının kitap koleksiyonlarını barındırmak için bir kütüphaneye dönüştürülmesini istemiş. Mülkün mevcut sahipleri, Yunanistan’ın eski Roma büyükelçisi Mikis Campanis’tir ve evin yarısı hala konut olarak duruyor. Dışarıdaki mermer sütunların Naksos’tan gelmeleri muhtemel görülüyor ki bu da binlerce yıl yaşında olabileceği anlamına gelir. Bağışçılardan biri olan Amerikalı sanatçı John Ratekin, adanın eşcinseller arasında popüler hale geldiği 1960’larda Mykonos’ta yaşamış. Ratekin, adada eşcinselleri kabul eden ilk işletmelerden biri olan Piero Bar’da bir araya gelen grubun bir parçasıydı. Sonrasında, dünyanın dört bir yanından sanatçılar, eşsiz manzarayı, tarihi yapıları ve parke taşlı yollarını resmetmek için adada toplandılar. Ratekin en iyilerin arasındaydı ve turistlere sattığı heyecan verici siyah-beyaz karakalem resimler yarattı. Resimler, günümüz Mykonos’unun evriminin, bir sanatçının gözünden görülen tarihsel bir kaydıdır. Şiirlerinin, resimlerinin ve eskizlerinin yer aldığı “The Mykonos Story” ilk “Mykonos Turist Rehberi” olarak kabul edilir. Sanatçı, adanın balıkçılarıyla da arkadaş oldu ve isimlerini teknelerine yazdı.

Adada Pelikan görmek, Ege’ye özgü bir kuş olmadığı için şaşırtıcı ama Petros isminde bir Pelikan bir dönem adanın maskotu olmuş ve günümüzde de halefi olarak adada gezinen üç pelikan var. Pelikan Petros’un hikayesi şöyle: 1954’teki bir fırtınanın ardından beyaz bir pelikan balıkçılar tarafından yaralı olarak bulunur. Tedavi edilip iyileştirilen pelikanı ada halkı çok sever ve ona Petro adını vererek adada bakmaya devam ederler. Yetişkinlerden çocuklara, dünyanın dört bir tarafından gelen turistlerin sevdiği, beslediği ve hatta birlikte fotoğraf çektirdiği Petros, uzun yıllar boyunca kasabanın sokaklarında ve limanda bir ada sakini gibi gezinir. Adada 30 yıldan fazla yaşamasına rağmen, maalesef 2 Aralık 1985’te bir arabanın çarpması sonucu ölür. Kaybı adada büyük bir yasa sebep olur. Bunun üzerine adanın düzenli ziyaretçisi olan Jackie Kennedy Onassis, ada halkına Irene adında bir pelikan bağışlar. Sonrasında Almanya Hamburg’daki hayvanat bahçesi de Petros adında bir pelikan gönderir. Birkaç yıl sonra adada başka bir yaralı pelikan bulunur ve Nikolas adı verilen bu pelikan da kalır. Bu nedenle, bugün Mykonos Town’da bir değil en az üç pelikanın gezindiğini görebilirsiniz. Adadaki yerlilerin Petros’la ilgili anlattığı bir hikayeye göre; Petros bir zamanlar yakındaki Tinos Adası’na uçmuş ve adalılar Petros’u orada tutmak istemişler. Bunun üzerine Mykonos halkı, sonucunda haklı bulundukları bir dava başlatmışlar ve Petros’u geri almışlar. Adalılar bu zaferi, düzenledikleri büyük bir karşılama partisi yaparak kutlamışlar.

Adaya gelenlerin çoğunlukla uğramadan ayrılmadığı yerlerden biri de “Three Wells” (Üç Su Kuyusu)… 1722 yılında Chora’ya su sağlamak için yapılmış kuyular hakkında birçok efsane var. Ada halkından duyduğum ve en yaygın olan hikayeye göre, eğer bekar bir kadın bu kuyuların üçünden de su içerse evlenir, eğer bekar bir erkek içerse Mikonyan bir kadınla evlenir. Günümüzde adaya gelen kadın olsun erkek olsun bekarların, özellikle de Mykonos’tayken, evlilik zihinlerini ne kadar meşgul eder bilemem ama bu da bir rivayet.

Mykonos’un yaklaşık 2,5 km kadar güneybatısında yer alan Delos Adası, antik Yunanistan’da tanrılara adanmış tapınaklarla dolu, en önemli kutsal adalardan biridir. Şimdi ise son derece önemli bir arkeolojik sit alanı. Ada, M.Ö. 3. binyıldan beri bir yerleşkedir ve eski zamanlarda hem dini bir merkez hem de liman olarak önem taşır. Kiklad Adaları ile çevrili olan Delos, Yunanistan anakarası ve Asya kıyıları arasında elverişli bir konumda olduğu için her zaman hareketli limanlara sahipti. Delos Adası, Zeus ve Leto’nun ikiz çocukları Artemis ve Apollo’nun doğum yeridir. Yunan mitolojisine göre, Leto hamile kaldığında Hera, Zeus’un kıskanç karısı, onu dünyadan uzaklaştırır, ancak Poseidon onu kurtarır ve Delos’u huzur içinde doğum yapacağı bir yer olarak ona verir. MÖ 1000 civarında Delos, İyonlar tarafından sömürgeleştirilir ve dini başkentleri haline getirilir. Bir süre boyunca, kutsallığını korumak için adada kimsenin doğum yapmasına veya ölmesine izin verilmez. Bunun yerine, ikisinden birinin eşiğinde bulunanlar, yakındaki Rinia (Sığırcıklar) Adası’na götürülür. Büyük bir festival olan Delia Festivali, Apollo, Artemis ve Leto’nun onuruna yapılırmış. Delos, M.Ö. 7. yüzyılda siyasi olarak daha aktif hale gelir. Sonunda ada halkını bezdiren Atinalılar tarafından kontrol edilen, “Amphictionic League”in (Eski Yunan kabilelerinin bir dini birliği) başkenti olur. Ancak MÖ 315’de Mısırlılar Ege Denizi’nin kontrolünü ele geçirir ve Atinalılar artık aynı güce sahip değildirler. Geç Helenistik ve Roma dönemlerinde Delos, serbest liman ve Akdeniz’in finans ve ticaret merkezi olarak refah seviyesinin zirvesindedir. Nüfusu Roma, Suriye ve Mısır gibi uzak yerlerden gelen göçmenler ile 30.000’e ulaşır. Adanın ticari rolü, Roma dönemine göre dini önemini aşar. Fakat Delos’un refahı uzun sürmez. M.Ö. 88’de Pontus Kralı Mithridatis, Romalılara karşı bir isyanın parçası olarak adaya saldırır. Adalarda 20.000 kişi ölür veya köle olarak satılır, kutsal hazineler yağmalanır ve tüm şehir neredeyse yok edilir. Roma’nın şehri yeniden inşa etme girişimleri korsan baskınları nedeniyle sürekli olarak engellenir. Delos düşüştedir ve yavaş yavaş terk edilir. M.S. 2. yüzyılda, Pausanias adada sadece tapınak muhafızlarının  yaşadığını yazar. Şimdiki çorak görünümüne rağmen Delos, St.John Şövalyeleri, Venedikliler, Osmanlılar, Mykonos ve Tinos’un yöneticileri ve korsanlar tarafından daha fazla yıkım ve yağmanın kurbanı olur. Kral I. Charles’ın özel koleksiyonu için bazı mermerler adadan alınmış. Adadaki kazı çalışmaları 1872’de Fransız Arkeoloji Okulu tarafından başlar ve hala devam etmekte. Şu anda adada bulunanlar sadece Fransız arkeologlar ve site koruyucuları. Günde sadece belli sayıda ziyaretçiye izin veriliyor.

Arkeolojik bulgular Mykonos’daki ilk yerleşimcilerin 11. yüzyılın başlarında Atina’dan gelen İyonlar olduğunu gösteriyor. Sadece Delos adasında yaşayan birçok insan vardır, bu da Mykonos’un malzeme ve transit için önemli bir yer haline geldiği anlamına gelir. Bununla birlikte, eski zamanlarda sınırlı tarımsal kaynaklara ve sadece iki kasabaya sahip oldukça fakir bir adaydı. Sakinleri Pantheistlerdi ve birçok tanrıya inanırlardı. Mykonos, Büyük Roma İmparatorluğu döneminde Romalıların kontrolü altına girer ve daha sonra 12. yüzyıla kadar Bizans İmparatorluğu’nun bir parçası olur. 1204’te Dördüncü Haçlı Seferi’nde Konstantinopolis’in düşmesiyle, Mykonos, Venedikliler tarafından ele geçirilir. Ada, sonrasında Katalanlar ve sık sık da korsanlar tarafından tahrip edilmiş, hatta bir dönem Ruslar tarafından da işgal edilmiş. 1537’de Venedikliler hâlâ hüküm sürerken Mykonos, Kanuni Sultan Süleyman’ın ünlü amirali (Kaptan-ı Derya) Barbaros Hayreddin Paşa tarafından ele geçirilir ve adada bir Osmanlı filosu kurulur. Osmanlılar, bir vali ve atanmış bir konsey içeren özerk bir yönetim sistemi uygular. En son Tinos Kalesi de 1718’de Osmanlılar tarafından ele geçirildiğinde, son Venedikliler de bölgeden çekilir. 18. yüzyılın sonuna kadar Mykonos, çevredeki adalardan birçok göçmeni çeken bir ticaret merkezi olarak gelişir. 1821’de Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Yunan isyanı çıktığında, isyanın Manto Mavrogenous tarafından yönetildiği Mykonos, önemli bir rol oynar. Heykeli Chora’da, kendi adını taşıyan meydanın ortasındadır ve Halk Kütüphanesi bir dönem büyükbabasının ikametgahıymış.

Ada ekonomisinin hızlı bir şekilde toplanması, denizcilik ve ticaret faaliyetlerinin bir sonucu olarak gerçekleşir. Ancak 19. yüzyılın sonlarında, özellikle 1904’te Korint Kanalı’nın açılmasıyla ve 1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla ada tekrar düşüşe geçer. Birçok Mikonyalı, Yunanistan anakarasında ve başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere birçok yabancı ülkede iş bulmak için adadan ayrılır. 20. yüzyılın ortalarında Mykonos, sadece yabancılar tarafından değil, yerel halk tarafından da yeniden keşfedilir. Komşu Delos adasındaki kazıların önemli bulguları, dünyanın dört bir yanından ünlü insanların ilgisini çeker. 1930’larda birçok ünlü sanatçı, politikacı ve varlıklı Avrupalı tatil için adaya gelmeye başlar. Kısa süre sonra Mykonos, uluslararası yüksek sosyetenin arasında büyük bir üne kavuşur. İkinci Dünya Savaşı sırasında geçici olarak askıya alınan turizm, 1950’lerde Mykonos’un lüks kıyılarında tekrar canlanır ve o zamandan beri de devam eder. Adanın sakinleri hızla yeni koşullara adapte olurlar ve turizm konusunda başarılı bir model geliştirirler. Şimdi, Mykonos, en talepkar ziyaretçileri bile tatmin edebilecek yüksek kaliteli çeşitli tesisler ve hizmetler sunmakta.

Gelelim Mykonos’un plajlarına… Adanın güneyinde, merkezden 5 kilometre uzaklıktaki Platys Gialos, Mykonos’un en büyük kumlu plajlarından biri. Aynı zamanda Mykonos’un en eski plajlarından biri olan Platys Gialos, kıyıyı çevreleyen lüks otellerden, apartlara ve kiralık dairelere kadar çeşitli konaklama imkanlarının yanı sıra kolay erişimi sebebiyle de ailelerin tercih ettiği bir koyda yer alıyor. Burası, deniz ya da kara yoluyla, diğer plajları keşfetmek için de uygun bir başlangıç ​​noktası. Adanın en çok ziyaret edilen plajlardan biri olan Platy Gialos’tan gün boyunca Paranga, Paradise, Super Paradise, Agrari ve Elia plajları gibi diğer güney plajlarına da tekne ile bağlantı yapılabiliyor. Platy Gialos’un güneyine doğru sonraki koyda Paradise ve bir sonraki koyda Super Paradise plajları yer alıyor. Bu iki plaj, muhtemelen adanın en popüler plajları. Gündüz sahil keyfinize eşlik eden müzik saat 16.00’dan sonra yükseliyor ve artan temponun eşliğinde parti başlıyor. Bazı turistler özellikle akşam saatlerindeki bu partiler için geliyor. Ama kalabalıktan uzakta kalmak isteyenler için Agrari Plajı, güney Mykonos’un en sessiz plajlarından biri. Masmavi, kristal berraklığında denize sahip plajda tek bir restoran ve plaj bar var.

Dünyanın en seçkin plaj işletmelerinden biri olan Nammos ise Psarou sahilinde yer alıyor ve kristal bir denize sahip. Nammos, dünyanın dört bir yanından jet setçiler ve ünlüler için popüler bir yer. Burada, dünya çapında bir film yıldızı, yönetmen, modacı veya model görmek kimseye şaşırtıcı gelmiyor. Londra’nın ödüllü marka ve tasarım firması Seora, birkaç yıl önce, Nammos’un özel plajını tamamen yeniden tasarladı ve uygulamaya koydu. Lüks yatlardan ilham alan plaj kulübü konsepti, Nammos’un stilini yansıtıyor. Ayrıca, “Condé Nast Traveler Magazine”, Nammos’u dünyanın en iyi plaj işletmelerinin Altın Listesi’ne ekledi. Restoranı, Avrupa’nın en iyi restoranlarından biri olarak kabul ediliyor ve girişinde lüks markaların bulunduğu “Nammos Village” adında bir butik AVM yer alıyor. Akşam üzeri saatlerinde, DJ eşliğinde başlayan parti, Mykonos plajlarının en eğlenceli partisi ünvanına sahip. Parti başladıktan kısa bir süre sonra masaların üzeri dansedenlerle dolmaya  başlıyor. Diğer bir plaj işletmesi Alemagou ise, yukarıda adı geçen diğer tüm plajların aksine, Mykonos’un kuzeyindeki Ftelia’da yer alıyor. Ufak ve sevimli bir koya yerleşmiş, kendine has bohem tarzı ile çekici bir mekan. Özellikle çok keyifli bir ortamı olan restoran bar, Ege ve Akdeniz’in buluştuğu rafine bir mutfağa sahip. Kumsalında yer alan otantik yapılı konsept butiğinde çok şık mayolar ve plaj giysileri var. Mykonos ve genel olarak Kiklad adalarının tipik ama her zaman ferahlatıcı tarzı ile döşenmiş ana mekan, döşemelerde ham kumaşların kullanılması ve açık gri elementlerin bolluğu, Alemagou’ın pitoresk görüntüsünü oluşturuyor. Mykonos’ta ister huzur, ister eğlence ya da tabiat arayanlar için, farklı kriterlere uygun daha birçok plaj var. Ben burada sizin için birkaç tanesine yer verdim.

Kiklad Adaları’nın, gündüzüyle gecesiyle enerjisi en yüksek ve hareketli adası Mykonos, bundan sonra da dünyanın dört bir tarafından turisti kendisine çekmeye devam edecek gibi görünüyor. Sağlığın ve güvenliğin en önemli koşullar olduğu şu günlerde, hayallerimizi süsleyen nice güzel diyarlarda, gönül rahatlığıyla buluşmak üzere…

Sevgiyle ve hayalleriniz canlı kalın