
TABİATIN SANATSAL EYLEMİ… KAPADOKYA
Sadece yurtiçinden değil, dünyanın dört bir tarafından turistleri kendisine çeken Kapadokya, sıra dışı oluşumlarıyla bütünleşen muhteşem doğası, zengin tarihi ve kültürel dokusuyla, geçmişte bölgede kurulmuş olan Kapadokya Krallığı’nın ismini taşıyor. Aslında “Katpatuka” olan kelimenin, Pers dilinde “Güzel atlar ülkesi” anlamına geldiği söyleniyor. Fakat burada bölgeye isim verecek nitelikte at bulunmadığını göz önünde bulunduran bazı tarihçiler, ismin kökeninde bu sebebin yatmadığını belirtiyorlar. Ben de bir hayvansever olarak gördüğüm tüm atları güzel bulmakla beraber bu tarihçilerin görüşüne katılıyorum.
Tabiatın farklı bir sanatsal çalışma yapmaya karar verdiği Kapadokya, merkezini Nevşehir düşünün; Kırşehir, Aksaray, Niğde ve Kayseri’nin bir kısmının da dahil olduğu bir bölge. Bir jeolog olarak ise, Kapadokya Bölgesini eşsiz kılan dünyanın en karakteristik yüzey şekilleri, volkanizmaya, tektonizmaya veya aşınmaya bağlı olarak gelişmiştir diye özetleyebilirim. Bölgenin en güçlü volkanik etkinliğine sahip Erciyes ve Hasandağ’ın püskürtmeleriyle oluşan volkanik plato, Kuvaterner’deki aşınımla (2.6 milyon yıl ile günümüz arasındaki zaman) masa şekilli tepeler ve bunlar arasında kalan kanyonumsu vadilere dönüşmüştür. Bu vadilerin en önemlisi Ihlara Vadisi’dir. Plato ve vadi yamaçlarında ardalanan, büyük oranda tüfün yüzeylediği bölümlerde seçici aşınımın sonucu olarak, Kapadokya’ya özgü basamaklı topoğrafya ve peribacaları oluşmuştur. Daha sonraları insan eli, emeği ve duygusu işe koyulur. Asurlular, Hititler, Persler, Roma İmparatorluğu, Bizanslılar, Selçuklular ve Cumhuriyet dönemine kadar Osmanlılarla tarihi dokusu zenginleşen Kapadokya’da tüm bu medeniyetlerin izlerini görmek mümkün. Gezdiğim yerlerde, benim en sevdiğim, malum; mitler ve efsaneler. Araştırdığımda karşıma çıkan ve eskiden burada yaşayan halkın günümüze kadar gelen hikayesi ise bambaşka. Buna göre binlerce yıl önce, büyük bir savaşçı, kralın kızını kaçırır ve öfkeyle onu kovalayan düşmanları vadiye doluşur. Savaşçı burada durur ve orduyu durduracak bir mucize yaşanması için dua eder. Tanrı onu duyar ve orduyu taşa çevirir. Savaş kaskları ve şapkalarıyla bu askerlerin hayaleti andıran görünümleri ilelebet vadide kalır.
Olağandışı yapısıyla Kapadokya, görsel zenginlikten ibaret değil. Burası insanlar için bir yaşam alanıydı. Yumuşak volkanik kayalar içinde kapılarıyla, pencereleriyle, odalarıyla evler kurdular. Hatta güvercinler için güvercinlikler bile yaptılar. Savunma için kaya gibi sağlam kaleler ve kendileri için küçük kiliseler inşa ettiler. Aziz Paul’ün etkisiyle din değiştirmiş, fakat Anadolu’ya egemen Bizans imparatorluğuna 7. Yüzyıldan itibaren yapılan Arap saldırıları ve imparatorluğun baskıları yüzünden göç eden erken dönem Hristiyanlar buraya yerleşmişler. Kolay işlenebilir doğal yapısı sebebiyle Göreme sığınmak için oldukça elverişlidir ve ilk manastır yaşamı da burada başlar. Kaymaklı, Derinkuyu ve Özkonak civarında, yeraltında bile korunaklı kentler oluşturmuşlar. Bölgenin kaderi, hristiyanlık dünyasının en önemli toplantısı olarak bilinen meşhur İznik Konsili’yle değişmiş. Dünyanın dört bir yanından, konsilin onaylaması için İnciller getirmişler. Çoğu onay görmeyip imha edilmiş. Ama Kapadokya’dan gelen İncil’in bazı bölümleri konsilden olur almış. Böylece Kapadokya Bölgesi hristiyanların akınına uğramış. Kapadokya birçok azize de evsahipliği yapmış. Ortadoks Hristiyanlığının “Büyük Aziz”i ve manastır yaşamının kurallarını belirleyen Aziz Basil Kayseri’de doğmuş. Koruyucu olduğuna inanılan St. George ya da bizdeki adıyla Aya Yorgi de yine Kapadokyalı.


Bölgeyi gezmeye, adetimiz olduğu üzere, Kapadokya’nın kalbi sayılan Göreme ile başlıyoruz. Buraya gelenlerin ilk gittiği yer, Unesco Dünya Mirasları arasında yer alan Göreme Açık Hava Müzesi. Hristiyanlık dininin ilk temel öğretilerinin oluşturulduğu ve manastır yaşamının temellerinin atıldığı yer tam da burası. Bloklara oyulmuş kiliseler, şapeller, mutfaklar, yemekhaneler, mezarlar ve o dönem hakkında bilgi veren birçok detay, eşine rastlanmayacak türden. Hemen müze girişinin solundaki ilk yapı Rahibeler Manastırı ve karşısında Rahipler Manastırı bulunuyor. Her ikisi de birer kaya kütlesine çok katlı olarak oyulmuş ve 11. Yüzyılda yapılmış oldukları düşünülüyor. Yıkıntılar sebebiyle önceden en azından ilk katları gezilebiliyordu ama da şu günlerde ikisi de tamamen kapalılar. Yine girişte karşınıza çıkan Aziz Basil Şapeli de 11. Yüzyıla tarihleniyor. Sütunlarla ayrılan bölümde mezar çukurları var ve hatta bazılarında iskeletler de teşhir ediliyor. Ana bölümde Hz. İsa portresi, Meryem ve çocuk İsa, karşılıklı duvarlarda at üzerinde Aziz Theodore ile yine at üzerinde Aziz George tasviri yer alıyor. Sonrasında girdiğimiz Elmalı Kilise 11. Yüzyılın ortasına tarihleniyor ve freskleri nispeten iyi korunmuş durumda. Duvarlarda Hz. İsa’nın hayatıyla ilgili 15 sahne resmedilmiş. Kilisenin ismini, Mikail’in elinde bulunan nesnenin elmaya benzemesinden ya da yakınındaki bir elma ağacından aldığı düşünülüyor. Özenli mimarisiyle Azize Barbara Şapeli de 11. Yüzyıl özellikleri taşıyor. Kırmızı boya ile doğrudan kayaların üzerine yapılmış zengin geometrik desenler, mitolojik hayvan figürleri ve askeri semboller karmaşık bir kompozisyon gibi görünüyor ve ikonoklast dönemi işaret ediyor. Ana bölümde Hz. İsa, diğerlerinde ise Azize Barbara, Aziz George ve Aziz Theodore tasvirleri yer alıyor. Yine bölgenin 11. Yüzyılda yapıldığı düşününlen bir diğer kilisesi, tamamlanmamış Yılanlı Kilise. Adını, resmedilen Aziz George ve Aziz Theodore’un savaştığı ejderin yılana benzetilmesinden dolayı almış olabilir. Aynı tarafta haçı tutan Helena ve oğlu Konstantin resmedilmiş. Karşı tarafta ise çıplak ve kadın göğüslerine sahip olarak tasvir edilen Aziz Onuphrius bulunuyor ve önünde bulunan figür yılana benzediği için de kilise bu ismi almış olabilir. Karanlık Kilise ise adını, sadece küçük bir pencereden ışık aldığından ve zor ulaşıldığından almış olmalı ki 11. Yüzyıldan bu yana bölgenin en iyi korunmuş kilisesi olarak kalmış. Bu yüzden canlı renkleriyle detaylı freskleri, içeriye girince adeta görsel bir şölen havası yaratıyor. Açıkhava Müzesine giriş bileti bu kilise için geçerli değil, ayrıca bilet almak gerekiyor. Çarıklı Kilise ise 11. Yüzyılın sonuna tarihlenmekte ve Hz. İsa’nın hayatı ile ilgili 12 sahne resmedilmiş. İsmini, göğe yükseliş sahnesinin altında bulunan ayak izlerinden aldığı düşünülüyor. Karanlık Kilise ile Çarıklı Kilise arasında Azize Catherine Şapeli yer alıyor fakat bu gidişimizde kapalıydı.


Müze çıkışında verdiğimiz yemek molasından sonra Göreme’nin meşhur vadilerinden Zemi Vadisi’ne gitmeye hazırız. Zemi Vadisi, kendine has dikitler gibi peribacaları, mevsimine göre karşınıza çıkacak meyve ağaçlarıyla muhteşem doğasının yanı sıra, kiliseleri ve Roma mezarlarıyla görülmeye değer. Biz Kasım ayında elma ve çok sevdiğim alıça denk geliğimiz için şanslıydık. Ayrıca sadece Zemi Vadisi’nde değil bölgenin diğer vadilerinde de ATV kiralayarak unutulmaz deneyimler yaşayabilirsiniz. Vadi içinde yer alan kiliselerden biri olan El Nazar Kilisesi bir peribacasına oyulmuş. Kilise T biçiminde ve 10. Yüzyıla tarihleniyor. Açık Hava Müzesi’nde gördüğüm diğer kiliselerden farklı olarak, etrafında hiçbir peribacası ya da kaya kütlesiyle bağı olmaksızın, boş bir alanda tek başına dikilişi çok mistik bir havaya sahip. Vadiden ayrıldıktan sonra, daha önceki Kapadokya gezilerimizde gitmediğim ama fotoğraflarındaki gizemli yapısından çok etkilendiğim Durmuş Kadir Kilisesi’ne gidiyoruz. Göreme’nin en eski kiliselerinden biri olan kiliseye, merkezden kısa bir yürüyüşle ulaşabilirsiniz ama arabayla da yanına kadar gitmek mümkün. Asıl ismi bilinmediğinden, içinde bulunduğu bağın sahibinin ismini almış ve 6. ya da 7. Yüzyıla ait olduğu düşünülüyor. İkonoklast dönemin ilk eserlerinden olan kilisede herhangi bir fresk olmaması kiliseyi Kapadokya’daki diğer kiliselerden ayıran özelliği. Kilise çok güzel bir taş işçiliğine ve güzel bir mimariye sahip.


Göreme’de, sabahın erken saatlerinde gökyüzünü donatan rengarenk balonlar ve akşamları ışıklandırılmış peribacaları, insana içinden çıkmak istemediği bir masal diyarı hissini veriyor. Bölgenin muhteşem doğasını gökyüzünden izlemek ve bölgeyi heyecan verici bir tecrübeyle keşfetmek için katılabileceğiniz balon uçuşlarının başlangıç noktası genellikle Göreme civarında. Sabahın erken saatlerinde başlayan uçuşlar bambaşka güzellikte bir gün doğumu deneyimi de yaşatıyor. Sadece izlemek isterseniz, Aydın Kırağı ya da Aşıklar Tepesi, hem havalanan balonları hem de güneşin doğuşunu izlemek için buradaki en güzel konum. Bölgede en güzel fotoğraf karelerinin alındığı yerlerde, özellikle balonların havalandığı zamanda, turistlerin orada temin edilen kostümlerle profesyonel fotoğrafçılara fotoğraflar çektirmeleri de çok yaygın bir durum. Ayrıca oteliniz, başka hiçbir yere gitmeyip, balonların ilk havalanışlarından itibaren, elinizde sıcak bir fincan çay ya da kahveyle bu muhteşem manzarayı izleyebileceğiniz bir konumda olabilir. Bu sefer konakladığımız, Göreme’deki Kelebek Otel’in sunduğu konforlardan biri de buydu. Peribacalarına ve kayalara oyulmuş odalarıyla, yöresel tarzda tasarlanıp dekore edilmiş mağara otelin yapım aşamasında gösterilen titizlik, şu anda işletilmesinde de devam ediyor. Sabah kahvaltılarına eşlik eden muhteşem Göreme manzarası, akşamları yerini ışıklar içindeki gece manzarasına bırakıyor.


Kapadokya’nın en renkli yerlerinden Avanos deyince akla ilk gelen, çömlek çarkının başında maharetli elleriyle killi çamuru işleyen çömlek ustaları. Burada yapılışına tanıklık etmekle kalmayıp yapmayı da deneyebileceğiniz dükkanlarda çömleğin her çeşidini görmeniz mümkün. Kızılırmak Nehri’nin suladığı bereketli topraklarda kurulmuş Avanos’ta, bir zamanlar halıcılık da yaygın olan bir el sanatıymış. Yaşlıların söylediğine göre eskiden Avanos’ta her evde bir halı tezgahı varmış ama maalesef günümüzde bu el sanatı bitme noktasına gelmiş. Yine de bölgede halı severlerin ilgisini çekecek, içinde üretimin de yapıldığı ve zengin bir halı koleksiyonuna sahip mağazalar var. Avanos’a yaklaşık 15 kilometre uzaklıktaki Özkonak Yeraltı Şehri, diğerlerinden küçük olmasına rağmen mimari açıdan daha üstün. Diğer yeraltı şehirlerinden farklı olarak katlar arası heberleşme ve havalandırma amacıyla açılan küçük deliklerin yanı sıra düşmana mızrak atmak ve kızgın yağ dökmek için de delikler bulunuyor. Fakat Nevşehir’e 20 kilometre uzaklıktaki Kaymaklı Yeraltı Şehri, henüz tamamına ulaşılamamış olsa da ortaya çıkarılan kısımlarının kapsamlılığı sebebiyle Kapadokya’daki örnekleri içinde en geniş ve en çok insan barındırmış olan yeraltı şehirlerinden biri olarak tanımlanıyor. Yaklaşık 10 kilometre uzağındaki Derinkuyu Yeraltı Şehri ise, Kapadokya’daki en derin, geniş ve gelişmiş yeraltı şehri olarak biliniyor. Diğerlerinde bulunmayan bir Misyoner Okulu bile barındırmakta. Bu yeraltı şehirlerinde dar koridorlarla birbirine bağlanan odalar, mutfaklar, erzak depoları, şarap depoları, şırahaneler, su kuyuları, kiliseler, mezarlar, hatta ahırlar var. Gerekli durumlarda geçişi engellemek için kullanılan sürgü taşlarını da görebilirsiniz.


Bölgede görülmesi gereken en önemli yerlerden biri Zelve Vadisi. Üç vadiden oluşan Zelve, bölgedeki peribacalarının en yoğun olduğu yer. Birçok manastır ve kilisenin de bulunduğu vadi, hristiyanlığın ilk yayılmaya başladığı yer olarak biliniyor. Zelve’ye yakın konumdaki Paşabağ ya da Rahipler Vadisi, mantar formundaki ikili ve üçlü peribacalarının en yoğun görüldüğü yer. Bir zamanlar hristiyan din adamlarının inzivaya çekildiği Paşabağ, peribacalarının oluşum aşamalarını en iyi gözlemleyebileceğiniz yer ayrıca. Kapadokya’nın kayalara oyulmuş en eski yerleşimlerinden biri olan Çavuşin Köyü ise hristiyanlığı yaymak amacında olan keşişlere ev sahipliği yapmış. Tarihi 5. Yüzyıla dayandığı düşünülen Vaftizci Yahya Kilisesi, köydeki kiliseler içinde en eski olanı. Ayrıca Kapadokya’nın çömlekçilik ve seramik geleneği de burada sürdürülüyor. Mimari yapısı ve konsepti ile dünyanın ilk ve tek yer altı seramik müzesi olma özelliğine sahip Güray Müze’de, seramik sanatının tarihi süreçteki gelişimini ve zengin bir seramik koleksiyonunu görebilirsiniz. Bölgede at sırtında bir rota izlemek isterseniz, Avanos’a yakın bu hizmeti veren at çiftlikleri var. Biz Akhal Teke Binicilik Merkezi’ne gittik. Soğuk havalar için kapalı restoranı da var ama güzel bir havada biniş sonrası yemeğimizi bahçede yeme şansımız oldu. Bisiklete binmeyi sevenler için de Avanos’ta güzel bisiklet rotaları var.


Kapadokya’nın zirvesi olarak tanımlanan Uçhisar, bölgedeki en güzel panaromik seyrin yapılabileceği yer. Zirveye yerleşmiş görkemli Uçhisar Kalesi’ne ulaşmak için yüzlerce basamak çıkmak gerekiyor. Kalenin zirvesinden bakıldığında Güvercinlik Vadisi’nden, Avanos’a doğru tüm vadiler, Ortahisar Kalesi, Göreme Beldesi, Göreme Açıkhava Müzesi, Kılıçlar Vadisi, Kızılçukur, Çavuşin, Aktepe, Avanos, yani bütün Kapadokya ayağınızın altında. Roma döneminden itibaren oyularak içine çok sayıda oda, ev, sığınak, depo, sarnıç, mezar, mahsen yapılmış olan Uçhisar Kalesi, hem gözetleme kalesi hem de savunma kalesi olarak kullanılmış. Kale, Selçuklu ve Beylikler döneminde de önemini korumaya devam etmiş. Uçhisar Kalesi, birbirine bitişik, biri daha büyük iki kütleden oluşuyor. Halk arasında büyüğüne “Ağanın Kalesi”, küçüğüne “Çavuşun Kalesi” deniliyor. Kapadokya’da günbatımını Uçhisar Kalesi’nden izlediğinizde, bölgedeki vadilerde güneşin son ışıklarının farklı yansımalarını görme şansına sahip oluyorsunuz.
Göreme’den Uçhisar’a kadar uzanan Güvercinlik Vadisi Kapadokya’nın en uzun ve en güzel vadilerden biri. Adını kayalara oyulan güvercin yuvalarından alan vadide, günümüzde de güvercinlerin varlığı manzaraya daha da güzellik katıyor. Bu oyuklarda beslenen güvercinlerin gübreleri tarımda kullanılırmış. Vadiden biraz da yorgun ayrılarak daha önce bölgeye geldiğimizde gittiğimiz şarap evlerinden farklı bir tane denemek için bu sefer Uçhisar’daki Kocabağ Şarap evine gittik. Çeşitli şaraplarından tadım yaptıktan sonra sevdiklerimizden alıp Ankara’ya getirmek üzere arabaya koyduk ve yolumuza devam ettik. Bu bölgede Uçhisar, Göreme arasındaki yolda bulunan Salkım Tepesi’nde en güzel günbatımlarından birini izleyebilirsiniz. Biz bu gidişimizde günbatımını daha önce de çok etkilendiğimiz Kızılçukur Vadisi’nde izledik. Güneşin, vadinin üzerinde süzülen son ışıklarıyla kızıla boyanan nefes kesici vadi manzarası, daha sonra yavaş yavaş dolunayın altında dikilen peribacalarıyla ürpertici bir atmosfere büründü. Akşam günün yorgunluğunu keyifli bir yemekle atabileceğiniz farklı konseptlerde birçok restoran var. Yöresel yemekleriyle adından bahsettiren Köyevi Restoran da bunlardan biri. Bahçesinde, tepsilerle odun ateşinin üzerine yerleştirilmiş yemeklerin kokusu ve görüntüsü, kapının önünden bilmeden geçenleri bile içeri çekiyor. Girişte yemekleri tadıp tercih ettiğiniz lezzete göre sipariş verebiliyorsunuz. Yemeğinizin yanında kendi ev yapımı şaraplarının yanı sıra farklı şaraplar da sunyorlar.



Bizans ve Selçuklular Dönemlerinde önemli bir merkez olan Ürgüp, tarihi yerleri ve doğal güzellikleri ile bölgenin en çok turist çeken ilçelerinden biri. Ürgüp Müzesi görülmeye değer eserlere ev sahipliği yapıyor. Müzede, mamutlara ait parçaların bile bulunduğu çeşitli hayvan fosilleri sergileniyor. Aynı zamanda Roma ve Bizans dönemine ait bir takım eserler de bulunuyor. Kapadokya’da en çok fotoğrafı çekilen peribacaları olan “Üç Güzeller “ Ürgüp’e çok yakın. Tarihi ve şirin yapısıyla eski bir Rum köyü olan Mustafapaşa da Ürgüp sınırları içinde yer alıyor. Antik dönemdeki adı Sinesos olan köyün en önemli tarihi yapılarından biri Konstantin Eleni Kilisesi. Kapadokya’nın kendine has yöresel dokusunun tüm doğallığıyla korunduğu Ortahisar’a gelince, geçmişteki bölge yaşamını gözünüzde en güzel canlandırabileceğiniz yer diyebilirim. Ortasında yükselen dev bir kaya kütlesine oyulmuş olan Ortahisar Kalesi, hem stratejik hem yerleşim amaçlı kullanılmış. Kale, eteklerinden aşağıya doğru basamaklar halinde yer alan karakteristik mimariye sahip evlerle çevrili. Biz bu sefer Kapadokya’dan Ankara’ya dönmeyip Adana’ya gittiğimiz için meşhur Ihlara Vadisi’ni, kısa bir yol ayrımıyla uğramak üzere, ayrıldığımız son güne bıraktık. Dünyadaki örnekleri arasında önemli bir yere sahip olan Ihlara Vadisi, Melendiz Nehri’nin aşındırıp şekillendirmesi sonucu oluşan derin ve sarp kayalıklarıyla son derece görkemli bir güzelliğe sahip. Vadiyi çevreleyen kayalara oyulmuş kiliseler, vadinin doğal güzelliğine kültürel bir zenginlik de katıyor. Akarsuyun bereketiyle sulanan iki tarafında, ağaçlar ve yeşil bitki örtüsü, vadi boyunca uzanan gizli bir cenneti anımsatıyor. Kapadokya’dan ayrılırken bu sefer aklımızda son kalan görüntüler de Ihlara Vadisi’nin bu uçsuz bucaksız güzelliği… Kapadokya, her mevsim başka güzellikler sunarak, adeta bir masal dünyasında, her gidişinizde farklı bir kapının açılıp sizi farklı güzelliklerin içine aldığı büyüsünü korumaya devam ediyor.