Güney Afrika

RÜYANIN VE GERÇEĞİN BİRBİRİNE KARIŞTIĞI COĞRAFYA, GÜNEY AFRİKA…

Afrika’nın güneyindeki bozulmamış büyüleyici tabiat ve vahşi yaşamla hayat bulan kesimlerini gördüğüm zaman, cennet tasvir edilirken bu coğrafyadan esinlenildiğini  düşündüm. Maceramızın başladığı Güney Afrika Cumhuriyeti’nin en eski şehri olan Cape Town, yerel halk tarafından “Anne Şehir” olarak anılıyor. Cape Town, ilk Avrupalı sömürgecilerin Güney Afrika’ya ayak bastıkları şehirdir ve bu aynı zamanda buradaki köle ticaretinin de başlangıcı olur. “Cape of Good Hope” (Ümit Burnu), bu ismi almadan önce, “Cape of Storms” (Fırtınalar Burnu) olarak bilinir. Portekizce “Cabo das Tormentas” denen bu ismi, bölgeye 1488 yılında ilk gelen Portekizli Kaşif Bartolomeu Dias, hırçın denizleri birçok gemiye mezar olduğu için vermiş. Ümit Burnu’nun en uç noktasındaki Cape Point’e çıkıldığında, artan rüzgar ve aşağıda okyanusun kıyıya vuran hırçın dalgaları, ilk adının daha uygun olduğunu düşündürüyor. Cape Point’e çıkaran fünikülerden indikten sonra, isteyenler merdivenlerle dünyanın en yüksek tarihi deniz fenerine çıkabilirler. Cape Point ziyaretinin resmi kaydı olan Cape Point Sertifikası buradan alınıp, tekrar fünikülerle aşağıya indiğiniz yerde damgalatılıyor. Çok yaygın bir yanılgı, Ümit Burnu’nun Afrika’nın en güney ucu olduğu yönündedir. Aslında kıtanın en güney noktası, Ümit Burnu’nun 150 km güney doğusundaki Agulhas Burnu’dur. Ama Ümit Burnu’ndan ayrılmadan önce, “34o 21’ 25” Güney, 18o 28’ 28” Doğu” koordinatlarının yazılı olduğu, Afrika Kıtası’nın en güney batı ucunu belirten ahşap panonun arkasına geçerek bir fotoğraf çektirmelisiniz.

Şehrin en önemli tarihi yapılarından Ümit Kalesi (Castle of Good Hope) sadece “Kale” olarak da biliniyor. 17. yüzyılda Hollandalılar tarafından inşa edilen kale, Güney Afrika’daki en eski kolonyal yapıdır. Restorasyon çalışmalarının ardından, tüm dünyada döneminin en iyi korunmuş mimari yapısı olarak kabul ediliyor. Güney Afrika’nın en eski bahçeleri olan “Company Gardens” (Şirket Bahçeleri) de kaleye oldukça yakın. Bu isimle anılmasının sebebi, 1950’lerde Hollanda Doğu Hindistan Şirketi tarafından meyve sebze yetiştirmek amacıyla kurulmuş olması. Sokak çalgıcılarının bulunduğu park, öğle yemeği saatlerinde çevre ofislerin çalışanları tarafından da rağbet görüyor. Güney Afrika Cumhuriyeti Parlamento Binası da yine bu bölgede, kaleye yaklaşık on dakikalık yürüme mesafesindeki Plein Caddesi üzerinde. İki meclisli Parlamento, bir Ulusal Meclis, bir de Ulusal Eyaletler Konseyi’nden oluşuyor. Şehrin ana tren istasyonu, merkezi iş bölgesinin ana caddesi olarak kabul edilen Adderley Caddesi üzerinde. Cadde üzerinde  çok sayıda ofis binası, mağaza ve restoran yer alıyor. Adderly Caddesi’ni dik kesen bir caddeden yukarı doğru beş dakikalık bir yürüyüşle, paralelinde uzanan Long Caddesine çıkarsınız. Bohem yaşamın yansımaları ile ün yapmış caddede birçok kitapçı, etnik mağaza, restoran ve bar bulunuyor. Alışveriş yapmak ve çeşitli yemek alternatifleri için eski limanın kıyısında yer alan Victoria & Albert Waterfront, gidilmesi gereken bir kompleks. Mağazaları, restoranları, sanat galerileri ve büyük bir kitapçısıyla V&A Waterfront, şehrin önemli odak noktalarından biri. Dışarıdaki limandan kalkan teknelerle, Cape Town’un muhteşem sahil şeridini gezebilir, şehrin ve çevresinin güzelliğini farklı bir açıdan görebilirsiniz. Kompleksin kapalı iç kısmı dışında, limanı çevreleyen restoran, kafe ve barları ayrıca çok keyifli mekanlar. Bu alanda sıklıkla sokak sanatçılarına, yerel korolara ve gösterilere denk gelmek de mümkün. Avrupalı kral ve kraliçelerden devlet başkanlarına ve film yıldızlarına kadar, birçok ünlü simanın yemek yediği, dünyaca isim yapmış deniz mahsülleri restoranı Baia da burada yer alıyor. Restoranın spesiyali olan “Seafood Platter”, çeşitli kabukluları bir arada tadabileceğiniz çok lezzetli bir tabak. Ayrıca içerideki suşi ve deniz mahsülleri restoranı Willoughby & Co’da, dünyanın en iyi suşilerinden birini yiyebilirsiniz. İlk kez gidenlerin açılışı 4×4 suşi tabağıyla yapmaları yerinde bir tercih olur. Güney Afrika’ya özgü bir yaban hayvanı eti yemek isterseniz, limandaki City Grill Steakhouse, timsahtan devekuşuna, antiloptan yaban domuzuna kadar çeşitlilik bulabileceğiniz bir restoran. Cape Town’da güvenlik dikkat etmeniz gereken en önemli konu olduğu gibi özellikle hava karardıktan sonra dışarıda olmamanız önerilir. Şehrin dış kesimlerinde, teneke evlerden kurulmuş mahallelere de uzaktan bakmakla yetinmeniz gerekir. Cape Town’da kaldığımız otel Hyatt Regency Cape Town, güvenli bir bölge olan şehir merkezindeydi ve renkli evlerin sıralandığı taş döşeli yollarıyla ünlü Bo-Kaap bölgesine de oldukça yakındı. Yerel Cape Malay kültürünü yansıtan Bo-Kaap, gündüz saatlerinde pek çok ziyaretçi çekiyor.

Üstü bir masa görüntüsündeki düz zirveli bir dağdan aşağıya çağlayan gibi akan bulutların görüntüsü, bu mucizevi doğa harikasını kendi gözleriyle görmek isteyenleri Masa Dağı’na çeker. Teleferikle çıkılan dağın eteklerinden yukarıya bakıldığında, teleferik zirveye doğru yol aldıkça adeta bulutların arasında kayboluyor. Yukarıya çıkıp baktığınızda ise, üzerine serilmiş kar gibi beyaz bir masa örtüsünü andıran bulutlarla, isminin hakkını verdiği görülüyor. Seyir terasında bulunan bardan alabileceğiniz alkollü veya alkolsüz içeceğinizle, Masa Dağı’na karşı oturup, bu büyülü manzaranın tadını çıkarabilirsiniz. Şehirden çıkıp Atlas Okyanusu’nu sağımıza alarak kıyı şeridi boyunca ilerlediğimizde, güneye doğru sırasıyla bölgenin en güzel koyları olan Bantry Bay, Clifton Bay ve Camps Bay görülür. Bu koylar, geniş kumsalları ve muhteşem okyanus manzaralarının yanı sıra, Güney Afrika’nın en pahalı lüks konutlarına sahip olmalarıyla da ün salmış. Bu koyları geçip daha da güneye inildiğinde, korunaklı sahil kasabası Llandudno’ya varılır. Yine ülkenin en pahalı konutlarının bulunduğu bu kasaba, dükkanların, herhangi bir ticari faaliyetin, hatta sokak lambalarının bile bulunmamasıyla ünlüdür.

Cape Town’ın yaklaşık 50 km doğusunda yer alan Stellenbosch, Güney Afrika’nın Cape Town’dan sonra en eski ikinci şehri. Stellenbosch, şaraplarıyla ünlü Güney Afrika’nın en ünlü şarap bölgesi. Bunun yanı sıra yemek, sanat ve kültür destinasyonu olarak da ün yapmış. Stellenbosch Şarap Rotası, ülkenin en eski şarap rotası ve hem yerel hem de uluslararası ziyaretçiler için en popüler yerlerden biri. Stellenbosch Dağı’nın eteğinde ve Eerste Nehri boyunca yer alan şehir, muhteşem manzaralara sahip. Yakındaki Franschhoek kasabası, 300 yılı aşkın bir süre önce Huguenotların (Bir Fransız Protestan grubu) yerleştikleri bölge olarak, adını önce Fransızca sonra Hollandaca (Fransız Bölgesi) anlamından alır. Huguenotların anavatanları Fransa’dan getirdikleri şarapçılık ve bağcılık alanındaki geleneklerinden dolayı, kasabada bugün bile Fransız etkisi hissedilmekte. Franschhoek’de yer alan, ülkenin en güzel şarap imalathanelerinden biri de Boschendal. Çalışan bir çiftlik ortamında ve büyüleyici bahçeler eşliğinde, ödüllü şaraplar tatmak isterseniz, burası mükemmel bir yer. Bölgenin kendine has üzümünden yapılan Pinotage şarapları, sadece bu bölgenin değil, ülkenin en meşhur şarapları.

Hout Koyu’ndan kalkan teknelerle, yakındaki Duiker Adası’na Cape kürklü foklarını izlemeye gidiliyor. Güney Afrika kıyılarına özgü tek fok türü olan Cape kürklü fokları, Güney Afrika’nın doğu kıyısındaki Algoa Körfezi’nden, Namibya kıyısındaki Cape Fria’ya kadar olan kıyı şeridinde, yarımadalarda ve adalarda koloniler halinde bulunuyorlar. Bu foklar zeki ve meraklı memeliler olduğu için dalgıçlarla yüzücüler ilgilerini çekebiliyor. Coşkulu tavırları ile sevimli hayvanlar olsalar da vahşi olduklarını ve öngörülemez hareketler yapabileceklerini unutmamak lazım. Hout Koyu Limanı’nda bulunan ünlü Puppy, orada etkileşimde bulunduğum tek Cape kürklü foku oldu. Onunla ilgilenen Abraham’dan aldığı balık ödülleriyle mutlu görünen Puppy, arada denize girip serinledikten sonra, fotoğraf çektirmek için kıyıya görevinin başına dönüyor. Görmeden gitmemeniz gereken bir diğer deniz canlısı kolonisini de Boulders Kumsalı’nda yaşayan penguenler oluşturuyor. Bölge, penguen kolonisinin refahını korumak için milli park ilan edilmiş. Gruplar halinde güneşlenen penguenlerin yanı sıra, paytak yürüyüşleriyle gruptan ayrılıp, tek başına hareket eden penguenlerin sevimliliğinden insan gözlerini alamıyor. Penguenler kendilerini uzaktan izleyen insanların varlığından rahatsız olmasalar da onlara doğru giden birileri olduğunda, kendilerini okyanusun sularına atıyorlar.

Güney Afrika Cumhuriyeti’nin kuzeyde sınır komşusu Botsvana, “Kara Afrikası” denilince akla gelen vahşi yaşamın en yoğun olduğu ülkelerin başında geliyor. Botsvana’da kara safarisi yapmadan önce, bölgeyi nehir üzerinden keşfe çıkmak, karada vahşi yaşamla daha yakın temasa girmeden önce yerinde bir başlangıç olur. Kalahari Çölü’nün kalbinde olmasına rağmen, Botsvana’nın en kuzeyindeki el değmemiş doğası, vahşi yaşamın çok çeşitli türlerini kendisine çeken nehir ve deltaların yeridir. Botsvana’nın bu kuzey köşesi, büyük hayvan sürülerinin, özellikle fillerin toplandığı bölgedir. Sürekli değişen manzaralarıyla Chobe Nehri, kuzeyde Liambezi Gölü’nden doğuya doğru Zambezi Nehri’ne kadar, ara ara Botsvana’nın Namibya ile olan sınırını belirliyor. Dolayısıyla yavaş bir seyir halindeki tekneden, bir tarafınızda Botsvana, diğer tarafınızda Namibya topraklarındaki vahşi yaşamın parçası olan fil, su aygırı, Afrika mandası sürüleri ve timsahlar görülüyor. Botsvana tarafındaki impalaların zarif görüntüsü, gün batımının nehir üzerindeki muhteşem manzarasıyla birleştiğinde, adeta cennette olduğunuz hissini yaratıyor. Sürekli aralarında bir husumet yaşamaya meyilli babunların çığlıkları ve ağaçlara tırmanarak daldan dala atlamaları, bu cennete farklı bir hareket getiriyor. Chobe Nehri üzerinde, Kasım ve Mayıs ayları arasında kuş gözlemciliği turları yapılıyor. Sadece yakala ve bırak esasına göre balıkçılık da yapmak mümkün. Biz Chobe Nehri’nin tam kıyısındaki Cresta Mowana Safari Resort’ta kaldığımız için, nehir safarisi maceramıza otelimizin kendi iskelesinden kalkan tekneye binerek başladık. Nehir kenarındaki doğal bir alana yayılan Cresta Mowana Safari Resort ve Spa, haliyle muhteşem bir manzaraya sahip. Yerel tarzda, doğaya uyumlu ve iki katlı yapılardaki odaları konforlu olduğu gibi, sabahları muhteşem bir nehir manzarasına karşı da uyanabilirsiniz. Yatakları çevreleyen cibinlikleri ve odalara yapılan ilaçlama, sivrisineklere karşı o kadar etkili ki bir tek sinek ısırığı bile almadan oradan ayrıldık.

Chobe Ulusal Park’taki otellerin çoğu, Chobe Nehri kıyısında, Botsvana’da popüler bir destinasyon olan Kasane’de bulunuyor. Kasane, Botsvana’ya komşu üç ülkeye, Namibya, Zambiya ve Zimbabve’ye açılan bir kapı gibidir. Chobe Ulusal Parkı, büyük fil sürüleri için Afrika’daki en iyi parklardan biridir. Parkta en çok ilgiyi çeken aslanları görmek için sabah 6 sularında, yani yerlilerin “Cat O’clock” (Aslan Saati) dedikleri saatte, 4×4 arazi araçlarıyla safariye çıkılıyor. Mağrur yürüyüşleriyle, teker teker ağaçların arasından çıkan, gücün ve büyüleyici güzelliğin ihtişamına sahip aslanları, bir de nehir boyunca o muhteşem gün doğumunun kızıllığı altında görmek, insanın nefesini kesiyor. Safariye çıktığınız aracın sürücüsü, genelde aynı zamanda hayvanların davranışları hakkında sizi yönlendirecek yerel bilgi ve tecrübeye sahip profesyonel bir rehberdir. Chobe Nehri, yıl boyunca olağanüstü zengin bir yaban hayatı desteklese de bölgeyi ziyaret etmek için en iyi zaman Mayıs’tan Ekim’e kadar olan yağışsız zamandır. Bu kurak mevsim başladığında büyük fil ve bufalo sürüleri, Chobe ve Linyanti Nehirleri’nin kalıcı sularını arar. İri cüsselerine rağmen, sessiz sedasız ilerleyen ya da bir yerde durmuş karnını doyurmakla meşgul filleri görmek, her seferinde ayrı bir heyecan yaratıyor. Zürafa, su aygırı, timsah, impala, mavi antilop, babun ve vervet maymunu da görme şansına sahip olduğum safarilerde, bol bol fotoğraf çektim. Burada profesyonel fotoğrafçılardan oluşan bir ekibe katılıp, vahşi yaşam fotoğrafçılığı sanatını öğrenmeniz de mümkün.

Zimbabve’ye geçtiğimizde ilk görmek istediğimiz yer, bir Dünya Miras Alanı olan tabiat harikası “Victoria Falls” (Victoria Şelaleleri) oldu. Şelalele, Zambezi Nehri üzerinde yarı yolda bulunuyor ve kuzeyde Zambiya, güneyde Zimbabve olmak üzere iki ülke arasında da sınır teşkil ediyor. Niagara Şelalesi’nden yaklaşık iki kat daha geniş ve derin olmakla beraber, Zambezi Nehri’nin en geniş noktalarında birinde yayılan Victoria Şelalesi’nin, maksimum 108 metreye kadar döküldüğü yer vardır. Nehir düşüşe yaklaştığında hız kazanmıyor, ancak güçlü bir kükremeyle, Kololo Lozi halkının, “Mosi oa Tunya” (Gürleyen Duman) adını verdiği karakteristik sis perdesini oluşturuyor. Zambezi Nehri kıyısınca bir keşif gezisine çıkan İskoç Kaşif David Livingstone, şelaleyi gören ilk Avrupalıdır. Şelaleye, o dönemin Büyük Britanya Kraliçesi olan Kraliçe Victoria’nın adını veren de Livingstone’dur. Şelalenin 1’den 16’ya kadar olan manzara noktaları Zimbabve tarafında, 17’den 19’a kadar olanlar ise Zambiya tarafında. 9 ve 10 numaralı manzara noktaları, ana şelalenin tam karşısında ama bu noktalarda oluşan yoğun sisten dolayı şelaleyi görmek zorlaşıyor. Şelaleleri çevreleyen yemyeşil topraklar, bu muazzam dökülüşten sıçrayan sular sayesinde gelişen eşsiz bir bitki örtüsü ile destansı bir milli parkı oluşturuyor. 16 numaralı manzara noktasından ise Zimbabve ile Zambiya arasında uzanan Victoria Falls Köprüsü görülüyor. Şelalelerin çok yakınında, Zambezi Nehri kıyısında yer alan ve muhteşem bir manzaraya sahip The Lookot Cafe-Wild Horizan, bu köprüyü gören bir konuma sahip. Burada kafenin muhteşem kokteyllerini yudumlarken, köprüden bungee jumping yapanları da izleyebilirsiniz. Bölgede, helikopterle şelaleleri görmek, Zambezi Nehri üzerinde rafting veya kano yapmak gibi farklı aktivite paketleri sunan firmalar da var.

Şelalelere en yakın yerleşim bölgesi olan Victoria Falls, şelalelerle aynı isme sahip küçük bir turizm kasabası. Tüm Güney Afrika kültürünün bir parçası olan “Boma” yemeğinin en güzel örneklerinden birini Victoria Falls’daki, “The Boma – Dinner & Drum Show” da tecrübe edebilirsiniz. “Boma” kelimesinin anlamı, safari bölgelerinde konaklayanların, açık havada meşale ya da mumların ışığı altında akşam yemeği için buluştuğu, uzun sazlarla çevrili yerden gelir. Günümüzde safari localarında Boma’nın varlığı çoğunlukla gösteri amaçlıdır ancak fenerler, mumlar ve ateş çukuru ile büyüleyici yemek mekanları oluştururlar. Boma yemeğine farklı bir boyut getiren “The Boma – Dinner & Drum Show”, yerel yemeklerden oluşan menüsü ve interaktif bir davul gösterisiyle sonuçlanan kesintisiz eğlencesiyle, Victoria Falls’da deneyimlenmesi gereken bir eğlence haline gelmiş. Victoria Falls’da konakladığımız The Palm River Otel, Zambezi Nehri kıyısında ve teknelerin kalktığı iskeleye yakın olduğu için şanslıydık. Sakin ve huzur dolu lüks bir konaklama sunan otelin ihtişamlı ağaçlar arasındaki konumu son derece pastoral. Yakındaki iskeleden kalkan teknelerle yapılan akşam yemeği gezisi, Victoria Falls’da unutulmaz bir yemekli safari seçeneği. Zambezi Nehri üzerinde büyüleyici gün batımı ile öncesinde içkinizi yudumlayarak başlayacağınız güzel bir akşam yemeği kombinasyonu, rüyada gibi bir zaman dilimi yaşatıyor. Güneş batmadan önce, muhteşem manzaranın yanı sıra birçok su aygırı, timsah ve kuş yaşamını izlemek için yeteri kadar gün ışığı oluyor. Şanslıysanız, adalarda beslenmek üzere nehri geçen filler de dahil olmak üzere, diğer hayvanları da görme şansınız var. Güneşin son kızıl görüntüsü önünden geçen kuş sürüleri, yaşadığınız o anın gerçekliğini sorgulatıyor. Unutulmaz bir gün batımından sonra nehrin üzerine adeta bir tılsım yerleşiyor, masalardaki fenerler yakılıyor ve akşam yemeği servisi başlıyor. Su aygırlarının kısık sesli çağrıları ve kuş sesleri, bu Afrika deneyimine beklenmedik bir zemin oluşturuyor.

Güney Afrikalılar tarafından “jo’burg”, “Jozi” ya da “JHB” olarak bilinen Johannesburg, Güney Afrika’nın en büyük ve önemli şehri olmasına rağmen, üç resmi başkentinden biri bile değil. İngilizler tarafından kurulan şehir, bölgede çıkarılan bol miktarda altın sebebiyle, “Altın Şehir” olarak anılmış. Büyük ölçekli altın ve elmas ticareti yapılan Johannesburg, Güney Afrika’nın ekonomik ve finansal merkezi. Şehrin farklı bölgeleri, büyük ölçüde farklı karakterlere sahip. Merkezi iş bölgesi ve çevresi eskiden zenginlerin en çok rağbet ettiği bölgeler iken, göçmenlerin terk edilmiş binalara el koymasıyla eski itibarını kaybetmiş ve böylece suç oranı da yükselmiş. Buna bağlı olarak, birçok büyük firma, merkez ofislerini şehirden taşıyarak ayrılmışlar. Bölgenin silüetini belirleyen, diagonal bir elmas şeklindeki cam iş merkezini terkeden ünlü mücevher firması De Beers de bunlardan biri. Şehrin lüks konutlarıyla prestijli semti, Nelson Mandela’nın da evinin bulunduğu Houghton, şehrin kuzeyinde yer alıyor. Buradaki evler, güvenliği sağlamak için çevreleyen yüksek duvarlarının üzerindeki dikenli tellerle, adeta modern birer hapishaneye benziyor. Yüksek gelir düzeyine sahip kişilerin, aynı zamanda güvenliklerini sağlamak için büyük paralar harcamak zorunda oldukları da bu şehrin bir gerçeği. Houghton’da bulunan King Edwards VII Erkek Okulu, palladyan tarzdaki zarif mimarisiyle çok ihtişamlı ve görülmeye değer. Uzun bir kültüre ve tarihi bir mirasa sahip okul 100 yaşının üzerinde. Okul, tepeden çevrenin yeşil manzarasını sunan, etkileyici Munro Drive’a oldukça yakın.

Kaldığımız Da Vinci Hotel & Suites, Johannesburg’un en önemli iş ve finans bölgesi Sandton’daydı. Otelden Nelson Mandela Meydanı’na doğrudan çıkış imkanı var. Nelson Mandela’nın heykelinin bulunduğu meydanı, şık restoranlar ve bir alışveriş merkezi çevreliyor. Biz iki akşam için, tavsiye üzerine Güney Afrika Restoranı “The Butcher Shop & Grill” ve Yunan Restoranı “Pappas on the Square” i denedik. Her ikisi de kendi alanında muhteşemdi. Şehrin en prestijli otelleri, restoranları ve alışveriş merkezleri Sandton’da bulunuyor. Burası daha güvenli bir bölge olarak görülse de Johannesburg’un hiçbir bölgesinde özellikle geceleri dolaşılması önerilmez. 1930’larda hükümetin siyahları beyazlardan ayırmaya başlamasıyla kurulan Soweto’yu görmek isterseniz de muhakkak bir tur firmasının rehberi eşliğinde ziyaret etmenizi öneririm. Yaklaşık iki milyon insanın yaşadığı bölge, şehrin güney batısında yer aldığı için, “South Western Township” (Güney Batı Kasabası) kelimelerinin kısaltması olan “Soweto” adını almış. Nelson Mandela ve Desmond Tutu da Soweto’dan çıkmış kişiler. Her ikisinin de evleri Vilakazi Caddesi’nde yer alıyor. 1948’den 1994’e kadar yürürlükte olan ve bir ırk ayrımcılığını savunan Apartheid sistemine karşı yapılan mücadelenin çoğu Soweto’da başlamış. Beyaz azınlık nüfusunun siyasi, ekonomik ve sosyal egemenliğini sürdürmeyi amaçlayan Apartheid, Güney Afrika Hükümeti tarafından uygulanan bir politikaydı. Johannesburg’daki Apartheid Müzesi, ülkedeki ayrımcılık ve baskı döneminin yükselişini ve düşüşünü gösteriyor. Sistemin yapısı ve uygulanmasına dair tüyler ürpertici bir kavrayış sağlayan ve demokrasiye yönelik ilham verici mücadeleyi gözler önüne seren müzeyi görmek gerek. Güney Afrika’nın tarihine ışık tutan yerlerden biri de artık Anayasa Mahkemesi olan “Constitution Hill”, bir zamanların kötü şöhretli hapishanesi… Beyaz erkekler için olan Eski Kale, beyaz olmayan erkeklere ayrılan Dört Numaralı Hapishane, Kadınlar Hapishanesi ve büyük ölçüde yıkılmış olan Duruşma Bekleme Bloğu olmak üzere dört bölümden oluşuyor.

Dünyanın en zengin vahşi yaşam çeşitliliğine sahip kıtanın güneyinde, farklı etnik kökenlerden kaynaklanan kültürel çeşitliliği, tarihinde barındırdığı büyük acıları ve verdiği eşitlik mücadelesiyle çok özel bu coğrafyayı görmek, insanın ufkunda bambaşka bir pencere açıyor. Gün doğumuyla, gün batımıyla, karada, okyanusta ve nehirler üzerinde sunduğu muhteşem manzaralar, zihinde unutulmaz güzellikte görüntüler bırakıyor. Güneyde okyanustan iç kesimlere doğru ilerledikçe daha da çarpıcı hale gelen büyüleyici havasının, gelenleri uzun bir aradan sonra bile olsa, tekrar kendisine çekmesi de bu sebeplerden kaynaklanıyor.